31 Mart 2012 Cumartesi

((NETLOGDA BİR BAYAN ARKADAŞIMA CEVAP MESAJIM.))


sitihanifah_11
Siti Hanifah
42 yaşında - bayan - Indonesia

Assalamualaikum, salam perkenalan. Nama Saya Siti Hanifah (Hani), saya berasal dari Indonesia (Aseia Tenggara), Senang berkenalan dengan anda. Gambar-gambar anda sangat menawan hati. Saya juga pernah pergi berziarah untuk menunaikan ibadah haji ke Mekkah, Subhanalloh, Alhamdulillah kita muslim bersaudara. Semoga Alloh memberikan kesehatan anda dan keluarga anda, wassalamualaikum warohmatullohiwabarokatuh. Salam.
çevirsi
Hey herkes, tebrik tanıtımları. İsmim Siti Hanîfe'nin (Hani), ben sizi tanımak kolay, Endonezya (Aseia Doğu) geldi. Resimleriniz insanda hayranlık uyandırır. Hatta Mekke, Subhanalloh için Haj hac yapmak için gitti, biz Müslüman kardeşlerimiz için Tanrı'ya şükrediyorum.Keskin size ve ailenize sağlık, Wassalamualaikum warohmatullohiwabarokatuh versin. Salam.
benim cevabim
ve aleyküm selam hoş geldiniz sefa getirdiniz
sevgili saygıdeğer din kardeşim
sevgili ablam
özelikle mesajınız beni çok mutlu kıldı
sizler kabeyi ziyaret etmişsiniz
Allah kabul etsin
gitmeyenlere nasip kılsın
bizler öyle bir din mensubuyuz ki
ona biz müslümanlar hayran kalmıyor
onu bilen taniyan herkes hayran kalmakta
sevgili ablam
bizler görevimizi yapmalıyız
bu dinimizi dinimizi bilmeyen ondan habersız kalan diğer din mebsuplarına da anlatmalıyız gerçek din ve en son gelen sadece islam dini olduğunu güzel bir şekilde tanıtmalı
bakınız Allah ne diyor kutsal kitabimizda
Kur'ân-ı Kerîm'de, “Sizden, hayra da’vet eden, emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan (iyiliği emredip kötülüğü men eden) bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Âl-i İmrân, 104) buyurulmaktadır. Bu âyetle ma’rûfun emredilmesi ve münkerden menedilmesi işi bütün İslâm ümmetine farz kılınmıştır. İslâm ulemâsı bu görevi ümmet içinden bir grubun yapmasıyla diğerlerinden sorumluluğun kalkacağını, ancak hiç kimsenin yapmaması halinde bütün müslümanların sorumlu ve günahkâr olacağını söylemiştir (Elmalılı, a.g.e., II/1155).

Başka bir âyet-i kerîmede Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; çünkü emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar ve Allah’a iman edersiniz.” (3/Âl-i İmrân, 110)

Mü’minler, dünyadaki en hayırlı toplumdur ve iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan en güzel ahlâkla yetişmiş bir ümmettir. Bu toplumun korunması için bu âyetlerle dinin en önemli ilkeleri olan iyiliğe, doğruluğa, güzelliğe çağırmak emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.'' (Müslim, İman 78; Tirmizî Fiten 1I; Nesâî, İman 17; İbn Mâce, Fiten 20)
bundan dolayı çeviri programı ile gelen mesajlara cevap yazıyorum
Allah yer yüzünde yaratığı tüm kularını islam ile şereflendirsin amin
ablam ben evli 4 çocuk babasıyım
çok şükür müslüman doğdum inşaallah müslüman olarak Allah bana son nefese kadar yardım eder
not:
dilinize çeviri yapmaktayım
hatam olursa lütfen af ediniz
Allah c.c. yar ve yardımcınız olsun
benim ziyaretçi defterime yazınız mesajlarını inşallah ona erken bakar cevap yazarım
esselamün aleyküm
twitter adresim:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
facebook adresim
benim ismimi böyle yazınız çıkar davet yolarsanız kabul ederim
Huseyin Meric
....

Dialu-alukan untuk menggembirakan dan membawa Alaikum salam
saya saudara sekalian, agama terhormat
wahai kakak
Mesej anda telah membuat saya sangat gembira, terutamanya
anda melawat Kaabah
Allah boleh menerima
kerana tidak berkurangan apa-apa pemberian
mensubuyuz agama supaya kita
Kami mengagumi beliau bukan sahaja umat Islam
kekal semua orang kagum yang tahu dia tahu
wahai kakak
yang perlu kita lakukan tanggungjawab kita
agama, agama ini atau yang tidak mempunyai memberitahunya mebsuplarına tidak sedar agama sebenar untuk agama lain Islam adalah agama, dan paling baru menerima cara yang baik untuk mengenal pasti beliau hanya
Lihat apa yang Tuhan berkata, kitab suci,
Quran, "kamu, yang da'vet kebajikan, dan nehy ul-amr bil-i-i-Mungkar yang Samuel (baik orang jahat yang perintah tanah) ada komuniti. Yang pasti akan berjaya. "(3/Âl-i Imran, 104) mengarahkan. Wahyu ini menjadi mandatori dan Mungkar menedilmesi ma'rûfun kerja yang telah ditetapkan pada seluruh umat Islam. Sekumpulan ulama Islam dalam tugas mengambil pemergian umat Islam akan tanggungjawab untuk orang lain, jika tidak ditawarkan, tetapi tiada siapa yang berkata bahawa semua umat Islam akan bertanggungjawab dan berdosa (Elmalılı, ibid, II/1155).

Allah swt berfirman dalam ayat lain: "Anda, rakyat mendedahkan baik demi ummah, kerana amr bil-i-i-ul dan nehy membuat Samuel-Mungkar dan anda akan percaya pada Tuhan "(3/Âl-i Imran, 110)

Wahai orang-orang yang beriman di dunia dan kebaikan masyarakat, yang mengarahkan yang paling bertuah, yang bertakwa adalah ümmettir terlatih moral yang paling indah. Prinsip-prinsip yang paling penting bagi melindungi agama dalam masyarakat ini bahawa kebaikan ayat-ayat ini, kecantikan, mengarahkan penarikan balik. Hz. Rasulullah (SAW) berkata: "sesiapa di antara kamu melihat 1 jahat untuk mendapatkan ia oleh tangan beliau, manakala yang jahat dia menyanyi bahasa kuasa tidak adalah cukup, ia tidak adalah kuasa yang cukup dalam buğzetsin yang dia sepenuh hati Inilah yang tahap paling lemah iman'' (Islam, Iman 78; Tirmidhi Fitan.. 1i; Nasai, Iman 17, Ibn Majah, Fitan 20)
program terjemahan jadi saya menulis untuk bertindak balas terhadap mesej masuk
Makhluk Tuhan di muka bumi dengan semua Islam şereflendirsin amina kularını
Saya berkahwin dengan adik saya, bapa kepada 4 orang anak
Mujurlah, saya dilahirkan seorang Muslim dalam seorang Muslim Tuhan Allah membantu saya sehingga nafas terakhir
Sila ambil perhatian:
Saya telah menterjemahkan dalam bahasa anda
Sila, sila pengampunan jika bersalah
C.C. Tuhan dan mendapat separuh pembantu anda
Sila menulis hubungi pengunjung untuk bertindak balas terhadap mesej saya, saya berharap saya menulis ia kelihatan pada awal
esselamün Alaikum
alamat twitter ialah:
https://twitter.com/ #! / HuseyinMeric01
alamat facebook
dijemput untuk menulis nama saya, jadi saya menganggap yolarsanız
Huseyin MERIC


28 Mart 2012 Çarşamba

İSLÂM Teslim olmak, müslüman olmak,



[photo]64575371[/photo][photo]64554631[/photo][photo]64582905[/photo]
 [thumbsup] [thumbsup] [thumbsup] [thumbsup] [thumbsup] [love] [love] [love] [thumbsup] [thumbsup]
Selâmün Âleyküm sevgili saygı değer arkadaşlarım.
Yüce mevlâmızın rahmetti,
feyzi ve bereketi hepinizin özerinde olsun.
Rabbimiz için sevgimiz hem dünya hemde Ahirette sonsuz olması dileğimle..(huseyinmeric)
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

İSLÂM

Teslim olmak, müslüman olmak,

İslâm dinine girmek, sulh yapmak, para peşin mal veresiye selem akdi yapmak. Yedinci Milâdî yüzyılın başlarında, Mekke'de Hz. Muhammed'in kendisine davet ettiği semâvî tevhîd dininin adı. "Sil" kökünden "esleme"nin mastarı. Sonuna şeddeli "yâ" ve yuvarlak "te" harfleri getirilerek elde edilen "İslâmiyyet" şeklindeki yapma mastarı (mastar-ı ca'lî), tek başına kullanılınca son tevhîd dini olan "İslâm Dini"ni ifade eder.

İslâm; sulh, selâmet ve huzur bulma, Allah ve Resulu'nun bildirdiklerine tabi ve teslim olma anlamı sebebiyle bu adı almıştır. İslâm'ı kabul eden, kendi iradesini Allah ve Resulu'nun iradesine tabi kıları kimseye "müslim" veya Arapça-Farsça karışımı bir ifade ile "müslüman" denir.

Arap dilinde bir kökteki semâî masdarlar kökün taşıdığı temel özellikleri veren S-L-M kökünün semâî masdarları "selm, silm, selâm, selâmet, silâm"dır.

Bunlardan inkişaf etmiş bulunan fiillerle birlikte bu masdarlar sistemli bir bütünlük arz ederler.

S-L-M kökü tahlil edildiğinde şu umûmî manalar tesbit edilmektedir:

1. Sulh

"Selm, silm, selâm": sulh ve sulh yapmak. "Selem": sulh ve müdâhane etmek. "Silâm": müsâlemet, karşılıklı sulh ortamında bulunmak. Bunlardan silm, zamanla sıfatlaşmış ve sulh eden kişi "musâlim" karşılığı olarak kullanılmıştır.

Fiiller ise, "tesâleme": tesâleha, sulh yapmak. "Sellemehû" ve "selleme aleyhi": kâle lehû selâmun aleykum, birine sulh ve selâmet dileyerek selâm vermek. "Esleme fulân": dehale fi's-silm ve huve'l-istislâm, sulhe girmek, sulh ortamında bulunmak, inkıyâd etmek, sulh bir otoritenin varlığında hasıl olur ve inkıyâd ile sonuçlanır.

2. İnkıyâd etmek, itaat etmek, boyun eğmek

"Silm, selâm, selem": inkıyâd etmek.

"Selleme ileyh": inkâde ileyh, inkıyâd etmek. "Esleme emrehû ilallâh: "sellemehû", inkıyâd etmek, teslim olmak. "İstesleme'r-raculu": inkâde ve ezane, itaat etmek anlamlarını taşır.

Ayrıca İnkıyâd, râzı olma saygı duyma anlamında da kullanılmaktadır.

3. Selâmet

"Selâmet": necât, tehlikelerden uzak olmak. "Selâm, selâmet": el-berâ'eh mine'l-uyûb, yeni ayıplardan, eksikliklerden beri olmak. "Silm, selem": selâm vermek. Buradan da "selâm" kelimesi, ıstılah olarak, verilen kişiyle sulhu belirtmek ve onu tehlikelerden uzak olması için duâ etmek anlamındadır.

"Sellemehullâhu mine'l-âfeh": Allah onu âfetten korudu. "Selleme'ş-şey'e lehû": kurtarmak. "Eslemehullâhu": hafizahû sâlimen, Allah, sağlam ve sahih olarak korudu. "Teselleme minh": teberre'e minh, kurtulmak anlamlarına gelir.

4. Güvenlik

"Selâm: emân, güvenlik. Sulhle ortaya çıkan bir ortam.

5. Hayır, iyilik

"Selâm": hayr, rahatlık ve iyilik sağlamak. Bu ise yine sulh ve selâmet ortamında mümkündür. Canlılar için kaçınılmaz olan suyun elde edilmesini sağlayan "kova"nın, 'imâl, islâh, tamir ve ihkâmı yani sağlamlaştırılması' anlamlarında kullanılan "selm" kelimesi, selâmeti sağlayan aletlerin tedârikini ifade eder.

Buraya ilâve edilmesi gereken mühim iki husus da vardır. Birincisi: Bu kökten gelen mübâlağa sıfatlarından olan ve sâlimun mine'l-afat yani tehlike, afat ve belâlardan uzak olan kimse anlamındaki "selîm" kelimesi "selâmet" anlamındadır.

İkincisi ise yine mübalağa sıfatlarından "sellâm",'selâm' kelimesinin daha kuvvetli ifadesi karşılığıdır.

"Selâm" ise Allah'ın esmâ-ı hüsnasından (güzel isimlerinden) biri olup, bu kelime masdar vezniyle gelmiştir ve böyle kullanılır. Selâm isminin menşei ise iki asıl hususu ihtiva eder. Biri, Allah'ın "noksan sıfatlardan münezzeh oluşu", diğeri "kâinatı ve eşyayı bir nizam ve intizam dahilinde tutarak bir sulh ortamında idare ediciliği"dir. Yani Allah münezzehtir ve sulhun sahibidir.

Bütün bunların ışığında şöyle denilebilir: S-L-M kökü, "sulh isteyen bir otoriteye, razı olarak ve saygı duyarak itaat edip, boyun eğip, inkıyâd ederek sağlanan bir ortamda, selâmet, güvenlik ve iyilik içerisinde yaşamayı ve bu halin devamı için gerekli faaliyetlere ve metodlara baş vurmayı ve kullanmayı" ifade eder.

İslâm kelimesinin lügat manaları:

Daha önce belirtildiği gibi İslâm kelimesi,'Esleme' fiilinden bir masdardır. Bu fiilin anlamları ve İslâm kelimesinin vezni olan "if'âl" vezninin özelliklerine geline:

"Esleme" fiilinin lügat mânâlar. şöyle ifade edilir:

a) Esleme'r-raculu: inkâde, boyun eğmek, itaat etmek, kabullenmek, bas eğmek.

b) Esleme fulân: dehale fi's-silm ve huve'l-istislâm, sulhe girmek, sulhe dahil olmak, sulh yapmak.

c) Esleme fulân: tedeyyene bi'l İslâm, dehale fi Dîni'l-İslâm, sâra muslimen, İslâm'ı din edinmek, İslâm'a girmek, müslüman olmak.

d) Esleme emrehû ilallâhi: Allah'a teslim olmak, Allah'a varlığını teslim etmek.

e) Esleme vechehû lillâhi: ehlesâ dînehû lillâhi, hâlis ve samimi olmak, bütün kalbiyle bağlanmak.

f) Esleme'ş-şey'e ileyhi: defe ahû ileyh, ödemek, vermek.

g) Esleme fi'l-bey: te amele bi'sselem, selem alışverişi yapmak. Bir malın bedelini önce verip, malı belirli bir süre sonra almak.

h) Esleme'l-aduvve: hazelehû, yardımı bırakmak, yardımı kesmek (düşmandan)

i) Eslemehû li'l-heleketi: tehlikeye atmak

j) Esleme ani'l-emri: terekehû ba'de mâ kâne fih, bulunulan bir durumu veya bir şeyi terketmek.

k) Eslemehullâhu: hafizahû sâlimen, sağlam ve sahih yani tam olarak korumak. Ayrıca İslâm kelimesi ve türevleri genel olarak Hz. Muhammed'den önceki semâvî tevhid dinleri ve mensupları için de kullanılmıştır. Çünkü vahy'in kaynağı bir olup, o da yüce Allah'tır. Ona ve peygamberlerine "tabi ve teslim olma" niteliği önceki dinlerde de vardır. Kur'an-ı Kerîm'de bununla ilgili pek çok âyet- i kerîme vardır.

Cenâb-ı Hak Nûh (a.s)'a vahyettiği gibi Hz. Muhammed'e de vahyettiğini bildirmiş (en-Nisâ, 4/163), Hz İbrahim ve ondan sonra gelen bazı peygamberleri ve mensuplarını "müslüman" olarak nitelemiştir.

"Bir zaman Rabbi ona: "İslâm ol" dediğinde, İbrahim: "Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" demişti. İbrahim İslâm ümmetinden olmayı oğullarına da vasiyet etti. Ya'kub da onu tavsiye ederek: "Oğullarım! Allah sizin için bu dini seçti. O halde sizler sadece müslümanlar olarak can verin" dedi. Yoksa siz Yakub'a ölüm geldiği sırada yanında mı bulunuyordunuz? O zaman o, oğullarına: "Benden sonra neye tapacaksınız?" demiş, oğulları da:"Senin ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek ilâha kulluk edeceğiz. Bizler O'na teslim olduk" demişlerdi" (el-Bakara, 2/131-133).

Şu ayet-i kerîmede peygamberlerin mesajının temelde bir ve aynı olduğu ve bunun da İslâm'dan ibaret bulunduğu şöyle ifade buyurulur: "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya ve İsa'ya verilen ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilene iman ettik. Onlar arasında bir ayının yapmayız, biz de Allah'a teslim olanlarız, deyin" (el-Bakara, 2/136). Ancak daha sonra yahudi ve Hıristiyanlık dininin bozulduğu ve mensuplarının şirke düştükleri bir önceki ayette şöyle anlatılır: "Kitap ehli: " Yahudi ve hristiyan olun ki, doğru yolu bulasınız" dediler. Ey Muhammed! De ki:"Hayır biz bâtılı bırakıp hakka yönelen İbrahim'in dinine uyarız O, Allah'a ortak koşanlardan değildi" (el-Bakara, 2/135). Diğer yandan tesis (üç ilâhı bir sayma) inancının onları küfre düşürdüğü de ifade edilir: "Gerçekten, Allah Meryem'in oğlu İsa'dır, diyenler kâfir olmuşlardır" (el-Mâide, 5/72). "Şüphesiz ki: Allah üç ilâhtan biridir, diyenler, kâfir olmuştur. Oysa tek bir ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur" (el-Mâide, 5/73). "Yahudiler, Üzeyr Allah'ın oğludur, hristiyanlar da İsâ Allah'ın oğludur, dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri câhilce sözleridir" (et-Tevbe, 9/30).

Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Musa'ya ve Tevrat'a tabi olanlara da "Nasrânî" adı verilmiştir. Hz. İbrahim'in temsil ettiği tevhid dini de "hanîf dîni" olarak isimlendirilir. Diğer yandan İncil, Tevrat veya Zebur'a tabi olanların hepsine birlikte, kutsal kitap sahipleri anlamında "ehl-i kitap" denilir. Nasrânîlere Hz. İsa'dan çok sonra, yunanca bir kelime ile "hristiyanlık" adı verilmiş, mensuplarına da "hristiyan" denilmiştir.

Kur'an-ı Kerîm'de Hz. İbrahim'den söz eden on kadar ayette, O'nun "hanîf (hakka dönen, tam teslim olan, ibadet eden)" bir peygamber olduğuna yer verilir.

"İbrahim ne yahudi idi ne de hristiyandı. Fakat o, doğruya yönelmiş, hanîf) bir müslümandı. Müşriklerden değildi" (Âlu İmrân, 3/67).

"Şüphesiz ki ben, hakka eğilerek yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. (eslemtü) Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim " (el-En'âm, 6/79).

Ancak geçmiş ümmetlerle ilgili olan ayetlerde geçen "müslim, müslimûn, müslimîn ve müslimeyni" gibi ifadeler "teslim olan, hakka tabi olan" anlamındaki "müslim" kelimesinin ikil veya çoğullarıdır. Nitekim Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail'in Kâ'be'yi inşa ederken yaptıkları duada bu anlamı görmek mümkündür: "Rabbimiz! İkimizi de Sana teslim olan kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olan bir ümmet meydana getir" (el-Bakara, 2/128). Kısaca bu ayetlerde, önceki dinlere mastar şekliyle "İslâm"ın özel ad olarak kullanıldığını ifade eden bir ayet yoktur.

Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed'in davet ittiği son dine ise özel ad olarak "İslâm" terimini kullanmıştır. Ayetlerde şöyle buyurulur:

"Şüphesiz, Allah katında din İslâm'dır" (Âlu İmrân, 3/19). "Eğer seninle mücadele ederlerse, de ki: "Ben Allah'a yöneldim. Bana tabi olanlar da". Kendine kitap verilenlere ve okur yazarlığı olmayanlara, de ki: "İslâm oldunuz mu?" Eğer müslüman olurlarsa doğru yolu bulmuş olurlar" (Âlu İmrân, 3/20). "Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, onun dini asla kabul edilmeyecektir" (Âlu İmrân, 3/85). "Allah, kimi hidayete erdirmek isterse onun gönlünü İslâm'a açar" (el-En'âm, 6/125).

Bütün insanlığa hitabeden ve evrensel bir mesaj getiren son tevhid dini, en mükemmel düzeye ulaştırılmıştır."Bugün dininizi sizin için ikmâl edip üzerinize nimetimi tamamladım ve din olarak size İslâm'ı seçtim" (el-Mâide, 5/3). Kendi devirlerindeki toplum ihtiyaçlarını karşılayan önceki semâvî dinler İslâm'ın gelişiyle yürürlükten kaldırılmış ve İslâm onların da yerini almıştır.

İslâm'da, inanmadığı halde müslümanların hâkimiyetine boyun eğme, anlamı da bulunduğu için bazan "müslim" ile "mümin" farklı anlamlar taşıyabilir. Aşağıdaki ayette buna dikkat çekilir: "Ey Muhammed! Bedevîler; iman ettik, derler. Sen onlara şöyle de: Hayır iman etmediniz. Siz ancak; "müslüman olduk, yani teslim olduk" deyin. Çünkü henüz iman kalbinize girmemiştir" (el-Hucurât, 49/14).

Bu duruma göre her mü'min, aynı zamanda müslim sayılır. Fakat her müslim mü'min (inanmış) olmayabilir. Yani bir kimse inanmadığı halde, çeşitli sebep ve menfaatler yüzünden İslâm'a boyun eğmiş olabilir. İslâm'a göre, inanmadığı halde, dış görünüş bakımından inanmış görünen kimse "münâfık" denir (bk. el-Bakara, 2/8-10).

Ayrıca hadislerde de "İslâm"ın din ismi olarak zikredilmiş olduğu görülmektedir:

Resulullah şöyle buyurur: "Allâh (tebâreke ve teâlâ) beni İslâm'la gönderdi" (Ahmed b. Hanbel, IV, 446). "Rabbin bize Seni ne ile gönderdi?" O,"İslâm'la" dedi (Nesaî, Zekât, 1, 72). İki kişi, (Hz. Peygamber'e) "Dinin nedir?" der, O da "Dinim İslâm'dır" der.

İslâm'ın din ismi olarak kullanıldığı gayet açık bir konudur.
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric
okdunuz bunun için hepinizden Rabbim razı olsun

26 Mart 2012 Pazartesi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم ŞEFKAT


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

ŞEFKAT

Allah'ın yarattığı canlılara karşı insanda varolan acıma, merhamet etme duygusu.

İnsandaki şefkat duygusunun kaynağı, Allah'ın Rahmân, Rahîm, Erhamurrâhimîn isimlerinde ifadesini bulan ilâhî rahmettir: "Rahmetim herşeyi kapsamıştır" (el-A'râf, 7/156). Yeryüzündeki bütün canlılar Allah'ın rahmet ve şefkatiyle varlıklarını devam ettirirler. Allah rahmeti yüz parçaya ayırdı; doksandokuzunu kendi katında tuttu, birini dünyaya indirdi. Bütün canlılar bu bir parçadan istifade ederek hemcinslerine şefkat gösterirler. At, yavrusu memesini emerken başına değmesin diye ayağını kaldırır" (Buhârî, Edeb, 19) hadisi, bu duygunun sadece insanlara has olmayıp, hayvanlarda da bulunduğunu açıklamaktadır.

Bütün canlıların hissettiği bu duyguyu, onların en üstünü (eşref-i mahlûkât) olan insanın daha güzel bir şekilde hissetmesi gerekir. Zaten İslâm, hâlika (yaratana) hürmet-mahluka (yaratılmışlara) şefkat temellerine dayanan bir dindir. Çünkü mahlûkâtın hepsi Allah'a aittir. İyi bir müslümanın müşfik (şefkatli) olması gerekir. Çünkü Peygamberimiz; Büyüklerini saymayan, küçüklerini sevmeyen bizden değildir (bize lâyık bir müslüman değildir)"(Tirmizî, Birr, 15) buyurmaktadır. "İnsanlara acımayana Allah da acımaz" (Müslim, Fedâil, 66) ve Merhamet etmeyene merhamet edilmez" (Buhârî, Edeb, 18) hadisleri de, şefkat ve merhametin ne yüce bir davranış olduğunu göstermektedir.

"Müminler birbirlerini sevmede, acımada, korumada bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğerleri de bu yüzden rahatsız olur; ateşlenir ve uykusuz kalır" (Buhârî, Edeb, 19) hadisine göre müslümanın şefkati öncelikle müminleri kucaklamalı, fakat diğer insanları, hatta hayvanları da içine almalıdır.

Çocuklara, yaşlılara, hastalara, dul ve yetimlere, kimsesiz ve güçsüzlere, kölelere, hayvanlara... büyük bir şefkat, sevgi ve merhamet besleyen Hz. Peygamber, bu konuda da bize en güzel örnekleri sunmuştur. Peygamberimiz bazan namazda uzun okumak ister, fakat duyduğu çocuk sesi sebebiyle, annesi cemaatte olabilir diye kısa keserdi. Sadece kendi çocukları ve torunlarını değil, gördüğü, rastladığı bütün çocukları sever, kucağına alır, okşar, öper, onlarla şakalaşırdı. Köle ve cariyelere müşfik davranır, başkalarının da böyle yapmasını isterdi. Hayvanlara taşıyamayacağı yükler yüklememelerini, onlara eziyet etmemelerini, yüzlerine vurmamalarını, onları boğazlarken, eziyet çektirmeden, en güzel bir şekilde kesmelerini tavsiye ederdi. Bu ulvî duygudan yoksun olanlara sadece acırdı. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in çocukları öptüğünü görünce şaşıran, on çocuğundan hiçbirini öpmediğini öğünerek söyleyen Akrâ' b. Habîs'e cevabı; "Allah kalbinden rahmeti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim" (Buhârî, Edeb, 18) olmuştur. Rahmeti gazabına galip gelen, insana ana-babasından daha şefkatli davranan bir Allah'ın kullarına merhametsizlik, katı kalplilik, acımasızlık yakışmaz. Ona yakışan, Allah ve Rasulü'nün bu güzel ahlâkıyla ahlâklanmak, Rabbi'nin kendisine yaptığı gibi, başkalarına karşı merhametli davranmaktır.
okuduğunuz için sizlere ve bizlerle paylaşımda bulunan hocamız

Akif KÖKTEN'den Rabbim razı olsun
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric
okduğunuz için hepinizden Rabbim razı olsun.



24 Mart 2012 Cumartesi

(( بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم FÂSIK))


selâmün âleyküm sevgili arkadaşlarım.hepinize mutlu umutlu ve hayirli bir gün Allah'tan dilerim.birbirimize olan sevgimiz mevlâmız için daim olsun.saygılarımla.(huseyinmeric)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

FÂSIK

Allah'ın emirlerine aykırı davranan, günahkâr, kötü huylu, kötülük yapmayı alışkanlık hâline getiren kimse.

Arapça "Fe-Se-Ka" kökünden gelmekte olup ism-i fâil kalıbındandır.

Lügatta, çıkmak manasına gelir. Daha özel bir anlam ile "olgun hurmanın kabuğundan dışarı çıkmasına" denir. Istılahta ise, Allâh'a itâati terkedip O'na isyâna dalmaktır. Yani kısaca ilâhı emirlerin dışına çıkmaktır.

Biraz daha geniş anlamıyla büyük günâh işleyerek veya küçük günâhta ısrar ederek hak yoldan çıkan, dinin hükümlerine bağlanıp onları kabul ettikten sonra o hükümlerin tamamını ya da bir kısmını ihlâl eden anlamına gelmektedir (Fahrüddin er-Râzî, Tefsîru'l-Kebîr, II, 91; Râgıb el-İsfahânı, el-Müfredât, 572; Elmalılı Hamid Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I, 282). Nitekim Kur'an-ı Kerîm'de Kehf sûresinin 50. âyetinde Allah'ın emrinden çıkarak O'na secde etmeyen şeytan için "Feseka an emri Rabbih: Şeytan Rabbinin emrinden çıktı" buyrulmaktadır. Genel olarak fıskı üç grupta toplamak mümkündür:

a. Günâhı çirkin olarak kabul etmekle beraber bazan günâh işlemek.

b. Yapılan bir günâhı ısrarla yapmak.

c. Günâhın çirkin olduğunu inkâr ederek bu günâhı işlemek; bu küfrü gerektiren bir durumdur; bu noktada kişinin iman ile, din ile ilişkisi kesilmiş olur (Elmalılı, a.g.e., I, 282).

Kur'an'da fısk genellikle küfür ile eşanlamda kullanılmıştır. Ancak bazı ayetlerde fısk mutlak anlamıyla zikredilmektedir. Meselâ hacc'da yapılan fısk (el-Bakara. 2/197) veya Allah'ın adı anılmaksızın boğazlanan hayvanları yemek (el-En 'âm, 6/12 1), yahut müslümanlara iftirâ edenlerin içine düştükleri fısk (en-Nûr, 24/4) gibi hususlar helâl görülmediği müddetçe sadece günâh işlenmiş kabul edilir. Ama bu durumlarda işlenen fısk ve yapılan iş helâl kabul edilirse küfrü gerektirir.

Bunların dışında genellikle Kur'an-ı Kerîm'de geçen fısk ve fâsıklar tâbiri küfür ile eşanlamlı olarak kullanılmıştır:

"Andolsun ki biz sana apaçık ayetler indirdik. Bunları fâsıklardan başkası inkâr etmez" (el-Bakara, 2/99); "Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler fâsıkların tâ kendileridirler" (el-Mâide, 5/47); "İşte Rab olmaya en lâyık olan Rabbinin şu sözü (azâbı) küfür ve inat içinde olan o fâsıklar için öyle sâbit olmuştur. Gerçekten onlar iman etmezler" (Yûnus, 10/33);

"Eğer Allah'a, Peygamberine ve ona indirilene iman ediyor olsalardı, onları (kâfir ve müşrikleri) veli edinmezlerdi. Fakat onlardan birçoğu fâsık (Allah'ın emrinden ve imandan çıkmış) kimselerdir'' (el-Mâide, 5/81).

Mu'tezile'ye göre fâsık, ne mümin ne de kâfirdir, ikisi arası bir durumdadır. Onların bu anlayışı aynı zamanda beş prensiplerinden birisini teşkil eder ve bu prensip "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" olarak bilinir. Bunlara göre fâsık eğer tövbe ederse imana döner, yok eğer tövbe etmeden ölürse ebedî olarak cehennemde kalır. Burada şu hususa dikkat çekmek gerekir: Mu'tezilece ifade edilen bu "el-Menzile Beyne'l-Menzileteyn" anlayışı bu dünya içindir, yani o kişinin iman açısından bu dünyadaki durumunu ifade eder, yoksa bu anlayış ahirete atfedilerek o kişilerin cennet ile cehennem arasında bir yerde kalacakları anlamında değildir. Hâriciler ve ameli imanın esasından bir şart olarak görenlere göre ise, fâsıkın yukarıda sayılan her üç derecesi de küfür noktasındadır ve ebedî cehennemde kalacaklardır. Fısk ve fâsıklık bu derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fıskdan uzak durmaktır. Günâhın büyüğünden olduğu gibi küçüğünden de kaçınmalı, bu küçüktür zarar vermez diyerek onun işlenmesinde ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği üzere küçük günâhta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir.

Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da, hiçbir kimseye fısk isnadıyla bir söz söylememek gerekir. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.)'in, "Hiçbir kişi başka bir kimseye fısk (sapıklık) isnadıyla 'ya fâsık ' diye söz atamaz, atmaya hakkı yoktur. Yine böyle küfür de isnad edemez. Şayet atar da attığı kimse atılan fıskın veya küfrün sahibi değilse bu sıfatlar muhakkak atan kimseye döner, fâsık veya kâfir olur'' (Sahîh-i Buhâri Muhtasar Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi, XII, 137). Bu hadis-i şerif aynı zamanda bir ahlâkı prensibi ortaya koymaktadır. Zira kişiyi ayıplamak, onun ayıbını teşhir etmek, hele hele böyle güzel olmayan bir şeyle ayıplamak ahlâki bir tavır olmadığı gibi isnad ettiği şey, o kişide mevcut değilse zikredilen lâfız gereğince kendisini de tehlikeye düşüren bir durumdur.
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric
okduğunuz için hepinizden Rabbim razı olsun.
sevgili ocamız'a ayrıca teşekkür ederim.sevgilerimizi yolarım.Abdurrahim GÜZEL


23 Mart 2012 Cuma

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم GÜNAHLARDAN SAKINMA


es-selamün âleyküm sevgili saygıdeǧer arkadaşlarım.hepinize hayirli bereketli bir gün Allah c.c dilerim..cumanız mübarek olsun..sizleri Allah için seviyorum.saygılarım ile(huseyinmeric)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
GÜNAHLARDAN SAKINMA

Muhterem Müminler!

Yüce Allah’ın emirlerini yerine getirip yasakladıklarından sakınmak, Müslümanların  görevidir. Bunları yerine getirmemek ise, günahtır. Günah işleyenin akıbeti, eğer tevbe etmezse, acı bir hüsrandır. Çünkü günah, sonsuz kudret ve azamet sahibi Yüce Allah’a bir isyandır. Onun engin rahmetine ve rızasına karşı bir perdedir. Günah, insanın  Hakk’a olan meylini köreltir, kötü temayüllerinin  önünü açar, kalbine huzursuzluk verir, gönlünü bulandırır ve giderek, onun fıtratını  bozan manevi bir musibet  olur. Nitekim Kurân-ı Kerîm’de  şöyle buyurulmaktadır: “Hayır! Bilakis onların işlemekte oldukları (kötülükler) kalplerini kirletmiştir”[1]. Bu âyette geçen “kalp kirlenmesi” tabirini, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle açıklamaktadır: “Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahından tevbe edip  uzaklaşırsa  kalbi saydamlaşır. Eğer tevbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah nokta artar ve  kalbi istila eder. İşte Yüce Allah’ın Kuran’da zikrettiği  kalp kirlenmesi, işte budur”[2].

Aziz Müslümanlar!

Günahlar, nefsin kötü arzularına veya  şeytanın çeşitli desiselerine kapılmanın sonucunda  işlenir. Yüce Allah, şeytanın müminler üzerinde hakimiyet kuramayacağını, şöyle açıklamaktadır: “Gerçek şu ki; iman edip yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (şeytanın) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır” [3] .

O halde,  nefsâni arzulara  kapılarak, şeytana uymamalıyız. Allah’a şirk koşmak, ana-babaya âsi olmak, yalan söylemek, yalancı şahitlik yapmak, haksız yere adam  öldürmek, sihir ve büyücülük yapmak, yetim malı ve faiz yemek, savaştan kaçmak, iffetli kadınlara iftira  atmak, zina etmek, başkasına veya kamuya ait bir malı zimmetine geçirmek, içki içmek ve kumar oynamak gibi günahlardan şiddetle kaçınmalıyız. Çünkü Yüce Allah: “Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka çekeceklerdir”[4] ve “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere koyarız”[5] buyurarak, her türlü günahtan  kaçınmamızı emretmektedir.

Değerli Kardeşlerim!

Günahlardan kaçınmak için ölümü ve hesap gününü çok hatırlamalıyız. Sabır gösterip günahlardan sakınanları, cennetin kapısında: “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!”[6] müjdesiyle Meleklerin karşılayacağını bilmeliyiz.  İbadetlerimizi zamanında yerine getirmeli ve bu hususta Yüce Allah’ın, “(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette (ibadetlerin) en  büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir”[7] emrine  kulak vermeliyiz. Nefsâni duyguların esiri  olmamak için dua ve niyazla Allah’a sığınmalı, günaha tahrik eden ortamlardan uzaklaşmalıyız. Mahşer gününde  mahcup bir duruma düşmemek için Yüce Allah’ın bizi görüp gözettiğini, her halimizden haberdar olduğunu, asla unutmamalıyız. Günahlarımıza derhal tevbe etmeli ve şimdiden O’nun eşsiz rahmet ve mağfiretine     sığınmalıyız. Çünkü Allah,  samimi olarak tevebe eden kullarını sever ve tevbelerini kabul buyurur.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Mutaffifin, 83/14
[2] İbn Mace, Zühd,Bab: 29, II,1418,  H.No: 4244
[3] Nahil, 16/99-l00
[4] Enam, 6/120
[5]Nisa, 4/31
[6]Rad, 13/24
[7]Ankebut, 29/45
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric
okduğunuz için hepinizden Rabbim razı olsun.


22 Mart 2012 Perşembe

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم HASTA ZİYARETİ



selâmün âleyküm sevgili arkadaşlarım.hepinize mutlu umutlu ve hayirli bir gün Allah'tan dilerim.birbirimize olan sevgimiz mevlâmız için daim olsun.saygılarımla
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
HASTA ZİYARETİ

Hasta bir mü'mini ziyaret etmek Peygamberimizin (s.a.s) sünnetidir. O, hastaları ziyaret eder, mü'minlere de hasta ziyaretini tavsiye ederdi (Buhârî, Cenâiz, 2; Müslim, Libâs,114). Hasta bir mü'mini ziyaret eden kişi hem hastaya moral vermiş olur, hem de kendisi sevap kazanır (Tirmizî, Edep, 45; Nesâî, Cenâiz, 53).

İnsan, hasta olmadıkça sağlığının kıymetini bilemez. Hastalıklar imtihandır. Kaza ve kadere inanan bir mü'min için hastalıklara karşı tevekkül göstermek ve istircâ etmek (Allah'a teslimiyet) gerekir. Allah'ın her hastalığın şifasını yarattığı unutulmamalıdır (Buhârî, VII,158). "Rasûlullah, karın ağrısından şikayet eden bir hastaya "bal içmesini" tavsiye etmişti" (Buhâri, VII, 159). Bu, bir "tedavi" öğütüydü.

Peygamberimiz (s.a.s) hastaların ziyaret edilmesini, cenazelerin takip edilmesini, zira bunların "ahireti" hatırlatacağını söylemiştir (Buhârî, Cihâd 171; Atime, I). Hastaları ziyaret ettiğinde elini hastanın alnına kor, hastanın elini kendi eli içine alır, şefkatle hatırını sorar: "Geçmiş olsun, inşallah hastalığın günahlarını temizler. "buyurur (Buhârî, Tevhid 31) ve hasta için dua ederdi. Kıyamet günü Allah Teâlâ'nın, " Falan kulum hastalandı da sen onu ziyaret etmedin, etseydin beni onun yanında bulacaktın" diyeceğini bir kudsî hadisinde bize bildiren Rasûlullah (Müslim, Birr, 43), Hz. Âişe'nin nakline göre ailesinden hasta olan birine şöyle dua ederdi: "Ey insanların Rabbi olan Allah'ım! Bu ızdırabı gider. Şifayı veren sensin, senden başka kimse şifa veremez" (Tirmizî, Cenâiz, 4; Ebû Dâvud, Tıb, 17). Yine o şöyle buyurmuştur: "Vücudunun ağrıyan yerine elini koy ve üç defa Bismillah dedikten sonra yedi kere şöyle de; " Hissettiğim hastalığın zararından ve tehlikesinden Allah'ın yüceliğine ve kudretine sığınırım" (Tirmizî Tıb, 32; Hanbel, I, 239).

Eğer hasta, ölüm hastası ümitsizse, ona kelime-i tevhîd telkin edilir (Buhârî, İsti'zân, 29). Hasta yanında daima hayır konuşulur. Ban rivayetlere göre Yasin ve Ra'd suresi okunur.

Rasûlullah (s.a.s), mü'min, gayr-i müslim ayırdetmeden hasta olan bütün insanları ziyaret etmiştir (Ahmed b. Hanbel, III, 175). Hasta ziyareti gerçek müslüman için bir görevdir. Çünkü Rasûlullah, mü'mileri bir vücudun organları gibi birbirine bağlı görmüş, "Sevilmede, merhamet ve şefkatte mü'minleri bir vücut gibi görürsün. O vücudun herhangi bir azası rahatsız olursa diğer azalar da onunla beraber ızdırap duyarlar" (Buhârî, VIII, 12) buyurmuştur.

Rasûlullah, müslümanın müslüman üzerindeki beş hakkından söz ederek şöyle buyurmuştur: "Onunla karşılaştığında selâm ver, seni davet ederse icabet et, senden nasihat isterse nasihat et, aksırır da Allah'a hamdederse ona yerhamükallah' de, hastalandığında ziyaret et, öldüğünde cenazesini takip et"(Tirmizî, Edeb,1; Nesâî, Cenâiz, 52; İbn Mace, Cenâiz, I).

En güzel ahlâkı yaygınlaştıran Allah'ın Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.s) en insanî duygularla donatılmış bir yardımlaşma ve kardeşlik ortamı oluşturmuştur. Hasta ziyareti, insanî duygulardan biridir. Çünkü hasta, kendini yalnız hissetmez, ölüm karşısında kendini biçare görerek bedbaht ve ümitsizliğe düşmez, acıları hafifler. Yahudi bile olsa, Rasûlullah'ın yaptığı gibi hasta ise ziyaretine gidilir. Enes b. Malik'ten rivayet edilen hadiste şöyle denilmektedir:

Rasûlullah (s.a.s)'e hizmet eden bir köle vardı. Bir gün bu köle hastalandı. Hz. Peygamber (s.a.s) onu ziyaret için geldi ve başucuna oturdu. Ona: " Müslüman ol" dedi. Köle yanında, olan babasına baktı. Babası: "Ebu'l Kasım'a itaat et" dedi. Köle de müslüman oldu. Nebi (s.a.s) dışarı çıkarken şöyle buyurdu: "Onu ateşten kurtaran Allah'a hamdolsun" (Buhârî).

Mü'min kullar hastalıklarından dolayı ziyaretçilerine şikayet etmezlerse, Allah onu azad eder, hastalıktan önceki etine karşılık daha iyi et, kanına karşılık daha iyi kan verir, sonra sıhhat bulur ve yeniden işe başlar. Hastalık halinde ne hasta, ne de ziyaretçiler sabırsızlık göstermemelidirler. Kahırlanmak, feryat ve figan ederek ağlanıp sızlanmak hatta ölümü istemek iyi değildir. Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Kendisine isabet eden bir zarardan dolayı sizden biriniz ölümü istemesin. Eğer mutlaka istiyorsa şöyle desin: Allah'ım. Benim için hayat hayırlı ise bana hayat ver, ölüm hayırlı ise beni öldür" (Buhârî, VII, 157). Hasta olan birine sen hastasın yani şu hastalığın var denildiğinde hastanın "ben hastayım" demesi gerekir. Çünkü bu durumda sadaka ve hastalıkların gizlenmesi (sünneti)ne aykırı gelinmiş olmaz. İbn Mesud, bir gün Hz. Peygamber'in yanına gitmiş ve onu sıtmadan titrerken bulmuştu. Elini dokundurmuş ve ateşini yükseldiğini görmüştü. Rasûlullah da " Evet sizden iki kişinin ateşi kadar" demişti. Yani doğru davranış, ne hastalığı gizlemek, ne de onu abartmaktır (Hâkim, I, 339; Buhârî-Müslim). Erkeğin, kadın hastayı usulüne uyarak ziyaret etmesinde sakınca yoktur (Ebû Dâvûd, II, 85). Hatta mü'min, fasık müslümanı da ziyaret etmelidir. Çünkü fasık da olsa müslümandır. Ziyaretçinin bütün amacı hastayı yalnız olmadığına inandırmak, onu ümitlendirmek, moral ve yaşama sevinci vermektir. Hastaların psikolojik hali ölüm düşüncesine meyillidir. Bu durumda hastaya Allah'ın buyruklarından hiçbir nefsin zamanı gelmeden ölmeyeceği, her ömür için kararlaştırılmış bir zamanın bulunduğunu ve bu zaman gelince hiçbir gücün onu öne alamayacağı gibi geciktiremeyeceği de söylenmelidir (Sebe, 34/30; el-A'râf, 7/34; Hud, 11/3). Hastaya, canı çeken şeylerden hediye götürmek adaptandır. Zaten hastalıkta insanın canı çekip alamadığı, yiyemediği şeyler vardır (İbn Mâce, Cenâiz, 1).

' Yine, hasta zaman zaman yakınlarından sorulmalıdır. Bir ziyaretten sonra hastayla ilgiyi kesmek, sünnetten kaçınmak gibidir (Buhâr"ı, İstizan, 29).

Rasûlullah bir müslüman hastayı ziyaret etmiş, ona şöyle dua etmeyi öğretmiştir. "Allahümme atina fıddünya haseneten ve fıl ahireti haseneten ve kına azabennar. Allah'ım. Bize dünyada türlü türlü iyilik ver, ahirette de sayıya hesaba gelmez iyilik ver ve bizi cehennem azabından koru" (el-Bakara, 2/201; Tirmizî, Daavât, 112).
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric
okduğunuz için hepinizden Rabbim razı olsun.
Şamil İA

21 Mart 2012 Çarşamba

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم KİN



es-selâmün âleyküm sevgili arkadaşlarım.hepinize en kalbi duygularım ile binlerce selâm ve saygılar sunarım.mevlam işlerinizde hayir ve bereket versin.amin. 


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
KİN

Kalbte yerleşen, öç almaya yönelik şiddetli düşmanlık. Arapça'da hıkd, gıll ve bağdâ gibi kelimelerle karşılanır. Kin tutmak, kin beslemek, kin gütmek, kin bağlamak gibi deyimler düşmanlık duygusunun kalbte yerleştiğini ve süreklilik gösterdiğini dile getirir.

Kin, kötü ahlâka ait niteliklerdendir. Bu nedenle İslâm'ın onaylamadığı, ortadan kaldırmayı amaçladığı huylardandır. Karşıtı olan bağışlama (af) ise güzel ahlâkın niteliklerindendir; İslâm tarafından teşvik edilen davranışlar arasında yer alır. Kin kötü bir duygu ve huy olduğu kadar birçok kötü tutum ve davranışın da başlıca nedenidir.

Kur'an'a göre kinin başlıca kaynağı sapkınlık ve azgınlıktır. Bu nedenle öncelikle kâfirlere özgü bir niteliktir. Hristiyanlara ilişkin bir âyette bu ilişki şöyle açıklanır: "Biz Hristiyanız diyenlerin de sözünü almıştık, ama uyarıldıkları şeyden pay almayı unuttular. Bu yüzden Kıyamet gününe kadar aralarına düşmanlık ve kin (bağda') saldık. Yakında Allah onlara bu yaptıklarını haber verecektir." (el-Mâide, 5/14). Yahudiler de sapkınlık ve azgınlıkları yüzünden düşmanlık ve kine salınmışlardır: "Andolsun, Rabbinden sana indirilen onların (Yahudilerin) çoğunun azgınlığını ve küfrunü artıracaktır. Biz onların aralarına ta Kıyamet'e kadar düşmanlık ve kin atmışızdır. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. (Onlar) yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah da bozguncuları sevmez" (el-Mâide, 5/64). İçlerindeki düşmanlık ve kin yalnız kendileri arasında etkili olmakla kalmamakta, müslümanlara da yönelmekte ve zarar vermektedir. Bu nedenle Müslümanlar ilişkilerinde dikkatli olmalıdırlar: "Ey iman edenler, kendinizden başkasını kendinize dost edinmeyin; onlar sizi ifsat etmekten geri durmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isterler. Onların ağızlarından öfke taşmaktadır. Göğüslerinde sakladıkları (kin) ise daha büyüktür " (Alu İmrân, 3/118).

Kin, küfür ve azgınlıkla olduğu kadar isyan ve itaattan çıkmakla da bağlantılıdır. Allah'a itaat eden, hayatlarını O'nun emir ve yasakları doğrultusunda düzenleyen mü'minler doğal olarak kin ve benzeri duygulardan korunacaklar, uzak olacaklardır. Kur'an, mü'minleri bu konuda uyararak şeytanın oyununa gelmemeleri konusunda uyarır: "Şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vaz geçtiniz değil mi?" (el-Mâide, 5/98). Allah'ın koyduğu kurallara uygun hareket eden mü'minler, itaatlarının ödülü olarak Cennet'e konulacaklardır. Cennetteki mü'minler tanımlanırken onların kin ve nefretten arındırılmış oldukları belirtilir: "Onların göğüslerindeki kini çıkarıp atmışızdır; (hepsi) kardeşler olarak köşkler üzerinde karşı karşıya oturur" (el-Hicr, 15/47). Aynı olgu diğer bir yerde de şöyle dile getirilir: "Göğüslerinden kinden ne varsa hepsini çıkarıp atmışızdır. Altlarından ırmaklar akmaktadır" (el-A'raf, 7/43). Mü'minlerin bu durumu, onların bu dünyadaki durumlarının doğal sonucudur. Başka bir deyişle mü'minler dünyada düşmanlık ve kin duyguları ile bunların nedenlerinden ve yol açtığı kötülüklerden, uzak oldukları gibi Cennet'te de uzaktırlar.

Kin duygusunun psikolojik nedenlerini inceleyen İslâm ahlâkçılarına göre yapılan bir kötülüğe karşı koyamamanın, intikam alamamanın yol açtığı öfke kalbe yerleşerek gizli bir düşmanlık duygusuna, kine dönüşür. Bu nedenle kinin başlıca ruhsal kaynağı öfke ve intikam hırsıdır. Kin birçok ruhsal ve ahlâki hastalıkların da kaynağıdır. Bunların başlıcaları hased, ilişkileri kesmek, aşağılamaya çalışmak, gıybet, sırları açıklamak, çeşitli biçimlerde eziyetler yapmak, borç ve benzeri hakları yerine getirmemek, felaketlere sevinmektir. Bunların tümü haram olan ve insanı yüksek ahlâkî niteliklerden uzaklaştıran davranış ve huylardır.

Hz. Peygamber (s.a.s), birçok hadisinde mü'minlerin kinden uzak olmaları gerektiğini belirtir. "Mü'min kin tutmaz" buyuran Hz. peygamber (s.a.s) bir başka hadisinde kin tutmamayı hayırlı insanların nitelikleri arasında sayar. Bu hadise göre, insanların hayırlısının kim olduğu yolundaki soruya "Kalbleri mahmum olan herkes" diye cevap veren Hz. Peygamber (s.a.s), kalbi mahmum olanları "muttaki olanlar, kin ve hasetten temiz olanlar" biçiminde tanımlamıştır (İbn Mace). Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Aişe (r. anha)'ya verdiği bir öğütte de Allah'a "kalbinin kinini gidermesi ve fitne sapıklıklarından koruması" şeklinde dua etmesini buyurur.

Kur'an mü'minleri kin ve benzeri kötü huylara karşı uyarır, onları kinin zıddı olan bağışlayıcılığa yönlendirir. Hz. Ebû Bekir'in, Hz. Aişe'ye atılan iftiraya katılan akrabalarından Mıstah'a bir daha yardım etmeyeceğine yemin etmesi üzerine gelen âyette bağışlamanın önem ve üstünlüğüne dikkat çekilerek şöyle buyrulur: "Sizden fazilet ve servet sahibi kimseler, yakınlığı bulunanlara, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere birşey vermemeye yemin etmesinler, affetsinler, geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz?" (en-Nur, 24/22). Diğer bir âyette de cahillere uyulmaması, af yolunun tutulması emredilir (el-A'raf, 7/199). Bağışlama takvaya daha yakın olan bir davranıştır: "Sizin affetmeniz takvaya daha yakındır" (el-Bakara, 2/237). Hz. Peygamber (s.a.s) de bağışlamayı üstün ahlâkın üç niteliği arasında sayar: "Ey Ukbe, dikkat et, sana dünya ve âhiret ehlinin en üstün ahlâkından haber vereyim. Gelmeyene gitmen, vermeyene vermen ve sana kötülük edeni bağışlamandır" (İbn Ebi'd-Dünya).
TWİTTER HESABIM: 
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01 
BLOG_SPOT ADRESİM: 
http://huseyin-meric.blogspot.com/ 
NETLOG ADRESİM: 
http://tr.netlog.com/huseyinmeric 
özelikle okuduğunuz için sizlerden ve sevgili hocamız
Ahmet ÖZALP'tan Rabbim razı olsun

20 Mart 2012 Salı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم KALB



 es-selamün âleyküm sevgili saygıdeǧer arkadaşlarım.hepinize hayirli bereketli bir gün Allah c.c dilerim.sizleri Allah için seviyorum.saygılarım ile(huseyinmeric)
...

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

KALB


Gönül, yürek, öz her şeyin ortası, özü. Göğsün sol tarafında, konik şekilde kan dolaşımın temin eden organ

İnsan ruhunun sevgi ve nefret gibi duyularının merkezi olan yere de kalb denilmiştir. Bu ruhi duyuya kalb denilmesi, teşbih iledir. Bedendeki kalbin beden ivin önemi ne ise ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir.

Kur'an-ı kerim'de Allah Teâla şöyle buyurmaktadır: "Gerçek mü'minler yanlarında Allah zikredilince kalbleri titreyenlerdir" (en-Enfâl, 8/2).

"Şüphesiz maddi gözler köretmez ama göğüslerde olan kalpler körelir" (el-Hacc, 22/46). Bu âyet-i kerimelerde anlatılan manevî kalbtir. Kalb imân merkezi olan duyudur. Nitekim Allah Teâlâ "İnananların kalpleri Allah'ı anmakla yatışır. İyi bilin ki kalpler ancak Allah'ı anmakla yatışır" (er-Râd, 13/28). "Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir" (el-bakara, 2/7). Buyurmuştur. Bu âyet-i kerimeler imanın kalple alâkalı oludğunu anlatmaktadır. Aynı konuda bir başka âyette şöyle buyurulmuştur:

"Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas olmuştur" (el-Mutaffifin, 83/4).

İslam kültüründe kalb (gönül)'e çok geniş yer verilmiştir. Allah sevgisinin muhafaza edileceği yer, sevgi, muhabbet, kin ve nefretin hissedildiği ruhun ulvî bir özelliği olduğu kabul edilmiştir: "İnsan vücûdunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücud düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücud ifsâd olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalbtir" (Buhârî, İmân, 39; Müslim, Musâkât, 107; İbn Mâce, Fiten, 14). Ma'rifet yani Allah'ı bilmek ve tanımak kalbin işidir (bk. Buhârî, İmân, 13). Hased, gazab ve nefret gibi kötü duyular kalpte bulunduğu gibi imân, Allah korkusu, hilm ve takva da kalbe ait fiillerdir (Nesâî, Cihâd, 8; Müslim, İmân, 230; Tirmizi, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, V, 71).

Duaların kabul edilmesi içinde gerekli olan kalbin kötü duygu ve hasletlerden uzak tutulmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) dualarında Allah Teâlâ'dan selim bir kalb istemiş ve bunu ümmetine öğretmiştir (bk. Buharı, Deâvât, 33, 44; Müslim, Deâvât, 49).

Mü'mine yakışan kalb'e Allah sevgisini yerleştirmek için onu Allah sevgisinin dışında mal, mülk, para gibi dünyalık şeylerin muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Fâni olan her şeyin sevgisi geçici, yalnızca Allah sevgisi bâkidir. Kalb ile ilgili olarak Türkçe de "Kalp kırmak, gönül almak, gönülden gönüle yol varmış ve kalbini kazanmak" gibi deyimler bir hayli fazladır.

Hz. Peygamber Allahu Teâlâ'ya dua ederken şöyle dua ederdi: "Ey kalbleri (iman ve iyilikte) sabitleştiren Allahım. Kalplerimizi senin dinin üzere sabit kıl" (İbn Mâce, Mukaddime, 13).

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığı gibi, imanın yeri kalb olduğu gibi İmânsızlığın ve küfrün de yeridir. Bundan dolayı âyet-i kerimede Allah'ın kâfirlerin kalplerini mühürlediği anlatılmıştır. Kalbin nasıl mühürlendiği meselesine gelince, mühür zarf, kap ve örtü gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri ulvî ilimlerin ve bilgilerin kabı zarfı gibidir. Nitekim bir hadis-i şerifde Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kul bir hata yaptığında kalbinde siyah bir leke olur, eğer günah işleyen döner, tevbe ederse kalbi parıldar. Eğer tekrar günah işlerse bu siyahlık kulun bütün kalbini kaplar. İşte bu Allah Teâlâ'nın"Hayır, doğrusu onların yaptıkları kalplerini paslandırmıştır" (el-Mutaffifin, 83/14) âyetinde anlatılandır" (Tirmizi, Tefsiru Sûre, 83, 1). İşte kalbin mühürlenmesi bu şekilde olur. Başlangıç itibariyle ve sebep olması cihetiyle, kalbin mühürlenmesi kulun kesbidir. Yaratan Allah olması cihetiyle Allah'ın yaratmasıdır (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1935, I, 214).
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric
okuduğunuz için Rabbim sizlerden ve sevgili hocamız
Zübeyir TEKKEŞİN'den razı olsun.

19 Mart 2012 Pazartesi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم DOSTLUK



بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

DOSTLUK

İnsanlar arasındaki samimiyet ve sevgiye dayalı bağlılık hali. Kur'ân-ı Kerim'de şöyle tanımlanmıştır: " Mümin erkekler ve mimin kadınlar birbirlerinin dostudurlar." (et-Tevbe, 9/71) Dostluk, ancak Allah içindir. İslâm dışı bir gaye için dostluk kurulmaz.

Allah, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle açıklar: "Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah'tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınma haliniz müstesnadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihâyet dönüş Allah'âdır." (Âli İmrân, 3/28) Allah düşmanlarını sevmek mümine yakışmaz; zaten kâfirler de müminleri sevmezler: "Ey iman edenler! Sizden olmayanı dost edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar. Sıkıntıya düşmenizi isterler. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır; sinelerinin gizlediği ise daha büyüktür. Size âyetlerimizi açıkladık, eğer düşünürseniz." (Âli İmrân, 3/118) buyruğunda ve "Kâfirler de birbirlerinin dostudurlar." (el-Enfâl, 8/73) buyruğunda müminlere bu gerçekler hatırlatılmıştır. Müminler, birbirlerine kızıp da kâfirlere yönelemezler: "Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmeyin." (en-Nisâ, 4/144) Hz. Muhammed şöyle buyurmuştur: "İnsan, dostunun dinindedir. Bundan dolayı dost edineceği kişiye dikkat etsin." (Riyâzü's-Sâlihin, I, 398) "İnsan sevdiği ile beraberdir. " (Müslim, Birr, 161) Müminler birbiriyle dostluk yapmazlarsa ne olur?: "İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar. " (el-Enfâl, 8/73)

Dünya hayatında her insanın onunla samimi olacağı, duygularını paylaşacağı, seveceği ve sevileceği görüş birliğinde bulunacağı dostlara ihtivacı vardır. Dostluklar, Allah rızası için ve çıkarsız olursa sürekli olur: Bir müminin genel olarak bütün müminlere dostluk göstermesi sünnettir. Ayrıca, ferd olarak her müminin en çok sevdiği, bağlandığı dostları, arkadaşları da bulunur. Hz. Muhammed (s.a.s.) ile Hz. Ebu Bekir arasındaki dostluk gibi...

İslâmî dostluk kavramı, Batılı hayat tarzındaki dostluk kavramından apayrıdır. Çünkü bu dostluk, yüzeysel bir dostluk olmayıp, sorumluluk, ahde vefa, kendisi için istediğini kardeşi için de istemek gibi derin mânâlara sahiptir. Kur'ân-ı Kerim velâyet* kelimesi ile dostluğu, tek kelimede zikreder. Dostluk, velâyetin izahıdır ve müslümanlar velâyeti müslümanlara verirler. Bunun manası dostluğun getirdiği bütün maddî ve manevî sorumluluktur, birlikteliktir, yardımdır, sevgidir, kardeşliktir.

Dostluğun itikâdî, amelî ve ahlâkî yönleri vardır. Dostluğun itikâdî yönlerini, yukardaki âyetlerde açıklandığı gibi, müslümanların tevhid* anlayışı belirler. Amer olarak, müslümanların birbirini sevmesi ve bir birliktelik oluşturmaları zorunludur. Cemaat, Allah'ın rahmetine rızasına, af ve mağfiretine, dünya ve âhiret mutluluğuna sebep olur. Ayrılık ise, yüzleri karartır, Allah'ın azâbını, çağrıştırır. Rasûlullah şöyle buyurur: "Üç konuda müslümanın kalbi kin tutmaz, hıyanet etmez: Amellerde ihlâs*, devlet adamlarına nasihat, cemaatten ayrılmama. " (İbn Mâce, Mukaddime, 18 Ebû Dâvûd, İlim,10; Tirmizî, İlim, 7; Ahmed b. Hanbel 111/225) Müslümanın sorumlu olduğu haklar ikidir: Allah hakları, kul hakları. Bunlar birbiriyle içiçedir. Dostluğun temeli sevgiye dayanır. Hiç kimse Allah'tan başka bir şeyi sevemez ve ondan başkasını mevla ve dost edinemez. Dost olarak Allah yeter. Müminler birbirlerini Allah rızası için severler. Kul, Allah'tan başkasına güvenirse, sonunda zararlı çıkar. Kim bir insanı bir üstünlüğünden, mevkiinden, güzelliğinden, asâletinden veya zenginliğinden dolayı seviyorsa bu sevgi çıkar amaçlıdır. Yapılanlar Allah rızası için olmayınca mutlaka bir çıkar içindir ve bu, insanı kötülüklere sürükler. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Zengine zenginliği için saygı duyan kimsenin dininin üçte biri gider" buyurmuştur. O halde müminler, en güzel ahlâk üzere olan Rasulullah'ı her insandan daha çok sevmedikçe tam mümin olamazlar. Başkalarına bel bağlayan zarardadır. Allah'ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde insanlara şirin gözükmeye çalışmak imanın zayıflığındandır.

Allah, salih kullarını dost edinir. Her kim, insanların kızması pahasına Allah'ı dost edinmekle onu razı ederse Allah o kimseyi insanların nazarında yüceltir. Kim de Allah'ın gazabına rağmen insanları razı ederse, artık onu Allah'ın azabından hiçbir şekilde kurtarmak mümkün olamaz. (Tirmizî, Zühd, 64) Demek ki, dostluğun itikâdî temeli budur. Bazan insanlar birbirlerine karşı haksız ve zalim olurlar. "Ancak bu şeytan dostlarını korkulu gösteriyor. " (Âli İmrân, 3/175) Şeytana uyanlar düşmanla dostluk kurar ve münâfık olur. Oysa, dostluk için ölmek de vardır: "Nice peygamberler var ki, beraberlerinde birçok rabbânîler savaş yaptılar da başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler, güçsüzlük göstermediler, boyun eğmediler. " (Âli İmrân, 3/146)

Cemaat dostluğu konusunda önemli bir konu da isim sorunudur. Müslümanın İslâm'dan başka bir adı yoktur. İsimlendirmeler sebebiyle dostluk göstermek veya düşmanlık yapmak müslümana yakışmaz. Öncelikle üstünlük takva ile olduğu gibi, Allah Kur'ân'da müslüman, mümin Allah'ın kulları diye ad koymuştur. Bir başka deyişle, müslümanların cehaletleri yüzünden meydana getirdikleri ad sorunu; mezhebe, tabi olunan imama, ırka, öndere, ideolojilere göre insanları dost-düşman diye ayırma sorunudur. Adı müslüman olmayan hiçbir inanç ve düşünce akımıyla dostluk kurulmaz; dostluk ancak akide ve inanç birliğinde sözkonusudur.

Müminlerin içinde nefsine uyan öyle kimseler vardır ki, az bir menfaat karşılığında müşriklere meylederler. Müşrikler, Hz. Muhammed (s.a.s.) ile böyle cazip dünyevi tekliflerle dostluk kurmak istemişlerdi de Allah onu korumuştu: "Onlar seni sana vahyettiğimizden çevirip başkasını uydurmayı ve bize atfetmeyi istediler ki, o zaman seni öz dost edineceklerdi. Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, sen belki onlara biraz meyledecektin. " (el-İsra, 17/73-74) Müşriklerin bu metodu her zaman İslâm davetçilerine uygulanmaktadır. Her zaman İslâm davetçilerine nüfuz edip yolundan saptırmaya, dâvânın kuvvetini bozmaya çalışırlar. Şeytan birçok mü'mini bu yolla avlar ve bazıları rahatça kendilerini aldatarak müşriklerin dostluğuna yanaşır. Ne yazık ki tevhîdden çok uzaklarda bulunan çağdaş müslümanları kâfirler tek tek avlayarak İslâm ümmetini iyiden iyiye parçalamışlardır. Müslüman, kimle dostluk edecektir? Dostum diye hakikaten gösterebileceği kim veya kimler olabilir? Kur'ân'ı Kerim'in hakîki dostun Allah olduğunu belirtmesi bu dostluğun çerçevesini kesin olarak belirlemiştir.
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric


17 Mart 2012 Cumartesi

((بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم İSYAN))


Selâmün Âleyküm sevgili saygı değer arkadaşlarım.Yüce mevlâmızı rahmetti,feyzi ve bereketi hepinizin özerinde olsun.Rabbimiz için sevgimiz hem dünya hemde Ahirette sonsuz olması dileğimle..(huseyinmeric)

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

İSYAN


İtaatsizlik, emre karşı gelme, başkaldırı. Bağî, serkeş ve asi anlamlarıyla Allah'ın kanunları çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınma hali ve günahkâr anlamları da verilmektedir.

Kur'an-ı Kerîm insanların dünya ve ahiret mutluluğu için uymakla zorunlu bulunduğu bir takım emir ve yasaklamalar getirerek örnek toplum modeli çizer. Bu modelde insana düşen görev ise emrolunduğu gibi yaşaması, Kur'an ve Sünnet'ten ayrılmaması, Allah'a itaat sınırlarının dışına çıkmaması ve O'na isyankâr bir kul olmamasıdır.

"Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı (isyankârlardan oldu)" (el-A'raf, 7/13). Görüldüğü gibi Allah'a karşı ilk olarak şeytan isyan bayrağını açmış, bununla daha sonra Allah'ın meclisinden kovulmakla cezalandırılmıştır. O da Allah'tan dünya hayatı boyunca kendisine âsilerden arkadaş edinmek için izin almıştır. "(Allah) buyurdu: "Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki onlardan (insanlardan) sana kim uyar (bana asi olup isyan eder) sa (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım (azdıran sizler de, size uyup yoldan çıkan insanlar da cehenneme gireceksiniz)" (el-A'raf, 7/18).

Allah'ın emirlerini dinlememe hali ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Adem'le başlamıştır. Bütün peygamberlerin tek gayesi bu emir ve yasaklar çerçevesinde insana daha yaşanabilir bir hayat modeli çizmek olmuştur.

"Allah ve Resulu, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o isi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulu'ne karşı gelir (isyan edip asi olursa), apaçık bir sapıklığa düşmüştür" (el-Ahzâb, 33/36). Bu ayet mümin-kâfir sınırını kesin bir şekilde çizer. Müslüman olmak; kendi düşünce, davranış ve seçme özgürlüğünü Allah ve Resulu'ne teslim etmek demektir. Düşünen hiç bir insan için iki karşıt davranış olan iyi ile kötüyü birleştirmesi beklenemez. Müslüman olarak yasamak, daim kalmak isteyen bir kimse mutlaka Allah ve Resulune boyun eğmek zorundadır. Eğer bunu kabul etmezse ne kadar müslüman olduğunu söylerse söylesin Allah katında olduğu gibi insanlar arasında da münâfıklıktan öteye gidemeyecektir (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, İstanbul 1987, IV, 377).

Kur'an-ı Kerîm'de bu konuyla ilgili birçok âyette zikredilen isyan, asi... kelimeleri Allah'ın emirlerine karşı gelen, O'na itaat etmeyen anlamlarında kullanılmıştır. Hadis-i şeriflerde de Kur'an ayetlerine paralel olarak aynı manalarda kullanılırlar.

"Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman'a isyan edip asi olmuştur" (Meryem, 19/44).

"Benim yapabileceğim sadece Alla"tan (bana vahyedilenleri) size duyurmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir. Artık kim Allah'a ve Elçisine başkaldırırsa, ona içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır" (el-Cin, 72/23).

"Her kim O'na (Peygambere) itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Her kim de O'na isyan eder asi olursa Allah'a isyan etmiştir" (Buhârî, İ'tisâm" 2).

"Bize karşı silâh çeken (isyan eden, başkaldıran) bizden değildir" (Tirmizî Hudud, 26; Nesâi, 37/26; İbn Mâce, 20/19).

"Kim de Allah'a ve Peygamberine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır" (en-Nîsa, 4/14).

İnsanın Allah'a ve Resulu'ne isyan bayrağını açması demek İslâm'dan uzaklaşması ve O'nun koyduğu kanunları hiçe sayması demektir. Bu noktada o tür bir insanın ilâhlık ve rablik kavramını reddettiği görülmektedir. Çünkü bu makamı ortaksız olarak elinde bulunduran Allah'tır. Allah'ın kanunları İslâm'ın kendisidir. Yani din budur... Allah'tan başka ilâhlar edinmek ve İslâm'dan başka yollar edinerek İslâm'ı acz içinde görmek ise şirktir, küfürdür. Bütün mesele Allah'a isyandan kaynaklanmakta ve insanın kendi hevâ ve hevesi doğrultusunda şeytan yolunda, onun askeri olmasında düğümlenmektedir

(bk. Âsi, Baği ve Daru'l-Baği mad.).
OKUDUĞUNUZ İÇİN SİZ ARKADAŞLARIMA VE SEVGİLİ HOCAMIZ
Naci YENGİN'e RABBİM KAT BE KAT RAZI OLSUN.SELAM VE DUA İLE KLAINIZ
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric




16 Mart 2012 Cuma

((بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم ÖLÜM VE HATIRLATTIKLARI Muhterem Mü'minler!))




Selâmün Âleyküm sevgili saygı değer arkadaşlarım.Yüce mevlâmızın rahmetti,feyzi ve bereketi hepinizin özerinde olsun.cumanız mübarek olsun,Rabbimiz için sevgimiz hem dünya hemde Ahirette sonsuz olması dileğimle..(huseyinmeric)
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

ÖLÜM VE HATIRLATTIKLARI
Muhterem Mü'minler!

Allahü Teala yarattığı her canlı için belli bir yaşam süresi koymuştur. Bu sürenin sonuna ecel denir. Her ne suretle dursa olsun ecel dediğimiz vakit gelince, ölüm olayı meydana gelir. Bir dakika bile sonraya geciktirilmez. Her canlı için ölüm bir gün er geç gelecektir. Yaratan ve yaşatan Allah (c.c.) olduğu gibi, öldüren de yani ölümü yaratan da odur. Ondan başka bir yaratıcı ve öldürücü yoktur. Ölüm Allah'ın emridir, hüküm onundur. "Biz Allah'ın kullarıyız ve ona döneceğiz.."[1] Ancak, hiç kimse nerede ve ne zaman öleceğini bilemez. Yaşlandıktan sonra ölüm gelebileceği gibi, çok erken yaşlarda gelmesi mümkündür.

Aziz Mü'minler!

Ölüm olayı, ruhun bedeni terk etmesi ve insanın bu dünyadan ahirete göç etmesi demektir. Diğer bir ifadeyle insanın dünyasını değiştirmesidir. Ölen bedendir, ruh ölümsüzdür.

Ölüm ve cenaze ile ilgili dini merasimlere; bilgisizlik ve eski kültürlerin etkisi sebebiyle bazı bid'at ve hurafelerin karıştığı görülmektedir. Cenazenin arkasından alkış tutulması, şarkı ve türkü söylenmesi, cenazenin, tabutun ve kabrin başında çalgı çalınması, cenazeyi taşırken yüksek sesle zikir yapılması, mezarda para dağıtılması veya para toplanması, mezarlara bez bağlanması, mum yakılması gibi İslam'ın ruhuna uygun olmayan davranışlar İslam dinine sonradan sokulmuş bidatlardır. Bunların ölüye hiçbir faydası yoktur.

Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor, "Ölüyü üç şey takibeder; ehli, malı, ameli, bunlardan ikisi geri döner, biri ölüyle kalır. Dönenler ehli ve malı, kalan ise; amelidir."[2]

Bu dünyada insan, mümin olarak yaşayıp mümin olarak ölmek için gayret etmelidir. Dünyada bir eser ve hoş bir seda bırakarak ölebilirsek ne mutlu bizlere. Geride kalanlara düşen görev; ölenin ailesine taziyede bulunmak, onlara yemek ikram etmek, ölenin borcunun ödenmesine yardımcı olmak, vasiyetini yerine getirmek, ölü için dua etmek, hayır hasenatta bulunmak, geride bıraktıklarını, dost ve arkadaşlarını gözetmek, kabirleri ziyaret etmek suretiyle ibret almaktır. Zira musalladaki her cenaze, ziyaret edilen her kabir, en etkili hatipten daha tesirlidir.

Hutbeme Al-i imran Süresinin 185. Ayetinin mealiyle son veriyorum: "Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim Cehennemden uzaklaştırılıp Cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir..."[3]


--------------------------------------------------------------------------------
[1] Bakara Süresi: 156
[2] Buhari Rikak 42, Züht 5
[3] Al-i İmran Süresi: 185
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric

13 Mart 2012 Salı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم Neden Âhirete İnanmalıyız?


Selâmün Âleyküm sevgili saygı değer arkadaşlarım.Yüce mevlâmızın rahmetti,feyzi ve bereketi hepinizin özerinde olsun.Rabbimiz için sevgimiz hem dünya hemde Ahirette sonsuz olması dileğimle..(huseyinmeric- )
...

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

Neden Âhirete İnanmalıyız?

Aslında bu soruyla birlikte kendimize bir çok soru daha yöneltmeli­yiz. Ahirete neden inanmamız gerektiği noktası o zaman aydınlana­cak­tır. Önce sosyal hayatımızda yaşadığımız gerçeklerden hareket ede­lim ve insanların bu dünyadaki hesaplaşmalarına bir göz atalım. Haksızlığa uğ­ramayan he­men hiç bir kimse yoktur. En güçlü insanlar, her istediğini zorla yaptırabi­lenler, krallar ve imparatorlar bile zaman zaman çok büyük haksızlıklara uğradıklarını söylerler. Bu bir yana, ger­çekten tarihin her döneminde zül­mün, terör ve işkencenin, en kor­kunç örnekleri bu dün­yada yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Nice haklar yenmiş, nice namuslar kirletilmiş ve nice can­lara kıyılmıştır. Birçok in­sanın, değil yalnızca malı ve meşru hakları, bilakis namusu ve canı gibi en değerli varlıkları bile saldırıya uğramakta, haksız yere kanları akı­tılmakta ve bir hiç uğruna ha­yatlarına son verilmektedir.

Peki bu karışıklıklar, bu zorbalıklar sonsuza dek hep böyle sürüp gi­de­cek mi? Haklar çiğnenecek, zayıflar ezilecek, zâlimlerin yaptıkları yanla­rında mı kalacaktır? Ama başımızı kaldırıp kâinâta şöyle bir bak­tığımızda görü­yoruz ki: İnsan tasavvurunu aşan bu muazzam varlık âleminin ya­radılı­şından, küçük bir yağmut taneciğinin bulut­tan yere inmesine varın­caya ka­dar cereyan eden bütün olayların hiç bir noktada şaşmayan olağa­nüstü incelikte hesapları, sebep ve sonuç­ları vardır.

Şimdi bu iki tabloyu yanyana koyalım, birbirine tamamen aykırı olan bu iki gerçeği karşılaştıralım. Bir cephesini, özellikle canlılar ara­sın­daki ilişki­lerin oluşturduğu bu iki gerçekten birinde âdetâ anarşi ve kaos egemendir. Hemen hiç bir şey mutlak ideale ve mutlak adalete da­yanma­maktadır. En güzel emekler, en büyük fedakarlıklar, en er­demli, hatta en yüce ve en kut­sal söz ve davranışlar bile ancak övül­mek sure­tiyle ödüllendirilmektedir. İnsan övgüsü ise hiç bir zaman mutlak bir ölçü olamaz. Çoğunluğun öv­güsü, olsa olsa bir tolerans ve bir yaklaşık­lık ifade eder ve övgüler birbirin­den çok farklıdır. Hatta bi­rinin göklere çıkardığı şeyi, bir başkası çirkin gör­mekte ve aşağılamak­tadır.

Buna karşın, yine Allah'ın eseri olan doğa sistemlerinin ve arala­rın­daki ilişkilerin oluşturduğu ikinci cepheye baktığımızda görüyoruz ki bu cephe tamamen matematiksel bir şekilde işlemekte ve bu sistem­ler oto­matik ola­rak işlevlerini yerine getirmektedirler. Örneğin cisimle­rin, maddelerin ve kütlelerin hareketleri, titreşimleri, hızları, çekim ve tep­meleri, akımları, ay­rışmaları, çökme ve açığa çıkmaları, nötr­leşme­leri, kaynama, buharlaşma, donma ve erime dereceleri, kırılma ve yan­sıma­ları, keza canlı yapıları mey­dana getiren sistemlerin işleyiş şekilleri ve bu sistemlerdeki hayat olayları, canlı cansız ilişkileri ve ta­biatın den­gesini sağ­lamada bütün bunların görev ve rolleri akılları durduran şaşmaz ve ince hesaplara dayanmaktadır.

Peki bu kadar dakik işleyen, asla sekmeyen ve şaşmayan böylesi ha­rika bir düzen ve disiplinin yaratıcı ve yöneticisi, nasıl olur da aynı za­manda bu sistemin bir parçası olan insan adındaki eserini başıboş bı­ra­kır, sonsuza dek onun, istediği şekilde davranmasına ve üstelik yap­tıkt­ları­nın da yanında kalmasına izin verir?    

Öyle ise bu iki cephe arasında çelişki gibi görünen bu durum geçici­dir ve mutlaka akıllı ve irâdeli yaratıklar yargılanacaktır. Cünkü Allah (cc) onları ve özellikle insanı diğer varlıklardan çok farklı yaratmıştır.  Allah (cc)'ın eserleri arasında ondan daha imtiyazlı bir varlık yoktur.

Örneğin melekler ve cinler de insanlar gibi akıllı ve irâdelidirler. Ama insan meleklerden de  cinlerden de daha özgür, daha bağımsız, daha çok yönlü ve daha zevklidir. Bu nedenle insan, sanat icra eder, müzik yapar ve dinler, olayları kritik eder, aklı ve irâdesi sayesinde düşü­nür, he­saplar ve ta­sarlar. Ondan sonra da kendince doğru, haklı ya da zorunlu gör­düğü ge­rek­çelere tutunarak seçimini yapar. Bu gerekçelerin, insan tarafından doğru, haklı  ya da zo­runlu bir hükme bağlanması, tamamen onun kişisel ve özgür irâdesinden doğar.

Dolayısıyladır ki insanların düşünce, görüş, inanış ve kanaatları ara­sında sürekli bir çatışma vardır. Bu çatışma, hayvanlar arasındaki kav­ga­lar gibi iç­güdüsel ve basit değil, bilakis, irâdeli ve genellikle ön­ceden plan­lıdır. İnsanın en haksız ve en vahşi davranışı bile muha­kemeli bir kriti­ğin sonu­cudur.  Onun içindir ki düşmanlıkları da ba­zan kuşaktan kuşağa zincirleme devam eder. Kan davaları, din, mez­hep, ırk ve milli­yet bilin­cine dayalı savaşlar bunu kanıtlamaktadır. Bu kavgalarda hangi taraf daha güçlü ise da­ima o, egemen olmaya çalışır. Yani insanlararası ilişki­lerde ölçü, her ne ka­dar yasalarla, geleneklerle, din ve ahlâk kural­ları ile belirlenmekte ise de in­sanın duyguları ve psikolojisi bu ölçüleri zaman zaman gizliden gizliye reddeder. Bu yüzden kaba güce baş vurur. Bütün haksızlıkların, dengesizlik­lerin ve mutsuzlukların kaynağı da işte budur.

Temelde ilâhî bir hikmete dayanan sürekli eşitsizliklerin neden ol­duğu haksızlıklar mutlak surette bir sonuca bağlanacak ve nötr bir or­tam sağlana­caktır. Bu da bir âhiret hayatının, bir hesap ve bilançonun kesin, kaçınılmaz ve şart olduğunu kanıtlamaktadır. Akıllı ve özgür insanın vicdanı, mantığı ve sağduyusu bunun tersini yalnız reddet­mekle kalmaz. Aynı zamanda (ileri sürülebilecek böyle bir tezi) bir hiç sayar ve onu asla tartışmaya yanaşmaz, hatta buna isyan eder ! Bu ger­çeğe bir örnekle açık­lık getirmekte yarar vardır.

Ahirete (yani ölüm sonrası yeniden dirilişe, hesaba, sırata, cennete, ce­henneme ve ebedi hayata) asla inanmadığını söyleyen insanların her birine denilse ki:

“Tamamen haksız yere ve faili mechul kalmak üzere kesinlikle öl­dü­rü­leceğin bir sırada ve - ölümü âdetâ her nefeste solumaya başladığın böy­lesi korkunç dakikalarda - seni bu tanıma sığmaz haksızlığa uğrat­mak ve bir hiç uğruna hayatına son vermek isteyen kimseye (ya da kimselere) karşı içinde hiç bir intikam duygusu sezmez misin?”

Böyle bir soruya muhatap olan sağduyulu, ruh sağlığına sahip ve aklı başında hiç bir insanın “Hayır.” demesi düşünülemez. Çünkü in­san bıçak altına yatan koyun değildir. Haksız yere idam cezasına çarptı­rıl­mış nice insanların sehpa üzerinde “Ben suçsuzum!” diye haykır­dık­ları bir ger­çektir. İşte insanın içinde haksızlığa karşı doğan ve kendi­li­ğinden bir kö­rüklenme ile kabaran, irâdeli, gerekçeli ve pek anlamlı bu itiraz ya da in­tikam duygusu Allah'ın âhiretteki mukadder, kesin, ideal ve mutlak ada­letini haber ver­mektedir ki âhirete inanmayan in­san bile bir haksızlığa hedef olduğu za­man bunu yapanın, hakettiği ce­zaya mutlaka çarptırılaca­ğına -her şeye rağ­men- içinden gizli gizli ina­nır. Ama bunu diliyle ikrar etmediği ve ev­ren­sel bir realite olarak ka­bul etmediği sürece mümin sa­yılmaz.

Ahiret inancı olarak bu gizli duygunun insandaki varlığına gelince, far­kında olsun ya da olmasın, onun doğasına kazınmış kesin bir mü­hür gibi zâten vardır. Çünkü insan, diğer bütün canlılardan farklı ola­rak -akıl kay­nağına bağlı- engin bir iç dünyaya sahiptir. Çeşitli inanış­lar, kültürler, anla­yışlar, yorumlar, fanteziler, sanatlar, ilimler ve fel­sefeler insanın bu zengin iç dünyasını haber veren kanıtlar cümbüşü­dür. Ondaki bilinç ol­gusuna da­yanan içsel fenomenler o kadar kalaba­lık, o kadar zengin, o ka­dar çetrefil ve karmaşıktır ki psikoloji bilimi bu derinliğin içinde âdetâ tı­kanmış, hatta bo­ğulmuştur! İnsanoğlu büyük bö­lümünü dışa vurama­dığı bu engin dünya­sını biyolojik ya­şamıyla ancak sürdürebilmektedir. Bu yaşam sona erince onun tanım­lara sığmaz dünyasının, verilen son ne­fesle geri dönüşsüz ola­rak bir mum gibi sö­nüverip ebediyyen kayıplara karışması hiç bir şekilde açıklanamaz! Dolayısıyla bu biyolojik yaşam sü­resince insanın, nefes­ten he­ceye işle­diği her fiilin bir muhasebesi -zamanı gelince- kesin olarak yapıla­caktır. [1]
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ferit Aydın, İslam’da İnanç Sistemi, Kahraman Yayınları: 277-281.