29 Şubat 2012 Çarşamba

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم YALAN


Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun..(huseyinmeric)
...
konumuza dönelim..

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

YALAN

Yalanı iş edinme, çok yalan söyleme. Yalan, kişinin gerçeği saklayıp bildiğinin aksini söylemesidir. Yalancılık çok çirkin bir huydur. Dinimiz yalanı haram kılmış ve şiddetle yasaklamıştır.

Yalan rûhî bir hastalıktır, müslümanların kendilerini bundan korumaları gerekir. Çocuklar daha küçükken doğru sözlülüğe alıştırılmalı, yalanın zararları kendilerine anlatılmalıdır.

Cenab-ı Hakk, "Yalan sözden kaçının" (Hac, 22/60) diye emrettiği halde basit dünya menfaatleri için yalan söyleyenler vardır. Özellikle yalan yere şahitlik yapmak çok kötü bir davranış ve büyük bir günah sayılmıştır. Gerçek bir müslüman kendi aleyhinde de olsa, doğru söylemeli ve asla yalana yaklaşmamalıdır. Çünkü Allah Teâla şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Hak üzere durup adaleti yerine getirmeğe çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şâhidler olun. Velev ki, o şahitliğiniz nefisleriniz yahut ana babanızla yakın akrabanız aleyhine olsun. İster üzerine şahitlik yapılan kimseler zengin veya fakir bulunsun" (Nisa, 4/135).

Peygamber Efendimiz de, yalan söylemenin ve yalan şahitlik yapmanın büyük günahlardan olduğunu ısrarla belirtmiştir (Riyazü's-Sâlihîn, III, 138). Ayrıca yalanın münafıklık alâmetlerinden olduğunu haber vermiştir (Müslim, İman, 107).

Dinimizde sadece üç yerde yalan söylemeye izin verilmiştir:

a) Zulüm ve haksızlığa uğramış bir adamın can, mal veya namusunun zarar görmekten kurtarılması için;

b) Dargın olan karı-kocayı veya iki kişiyi barıştırmak için. Çünkü Rasûlullah, İnsanlar arasını düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı değildir" (Müslim, Birr ve Sıla, 27) buyurmuştur.

c) Harpte düşmanı yenmek için.

Yalanın kötülüğüne gelince, Peygamberimiz (s.a.s.);

"Yalan kötülüğe, kötülük Cehennem'e götürür. İnsan yalancılık yapa yapa, nihayet Allah katında yalancılardan yazılır" (Buharî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105) buyurmuştur. Yalanın en büyük kötülüğü işte budur. Yani, insanı Allah Teâla'nın rızasından uzaklaştırıp Cehennem'e götürmesidir. Ayrıca yalan insanları birbirine düşürür, güven duygusunu yok eder, toplum içinde karışıklıklara sebep olur; dostlukları yıkar, yerine düşmanlık tohumları eker. Yalan er geç ortaya çıkacağından, yalancılar, kendilerine güvenilemeyen, saygı duyulmayan ve sevilmeyen insanlar durumuna düşerler. Kısaca yalan, insanı dünyada da ahirette de felâkete sürükler.

TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric


28 Şubat 2012 Salı

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم ALDATMAK


Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun..(huseyinmeric)
...
konumuza gelelim.

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

ALDATMAK

Yanıltmak, hîle ve oyuna getirmek, kandırmak, iğfâl etmek, dolandırmak, sözünde durmamak.

Kur'an-ı Kerim'de aldatma, münâfıklar*a yakışan çirkin bir huy olarak belirtilmiştir. Münâfıkların en belirgin özellikleri Allah'a inanmadıkları hâlde, "inandık", diyerek başkalarını kandırmalarıdır. Allah'ı ve müminleri aldatmaya çalışan münâfıklar aslında kendilerini aldatmışlardır. Allah mutlaka onların hîle ve aldatmalarını boşa çıkarır.

İnsanlarla olan ilişkilerde de dürüst olmak gerekir. Başta alış-veriş olmak üzere her konuda başkalarını aldatmak ahlâksızlıktır. Dünyada insanları aldatmak mümkün olsa bile, Cenâbı Hakk her şeyi kuşatan ilmi ile yapılanları bilecek ve ahirette bunun hesabını hilekâr yalancılardan soracaktır. Bunun için asıl aldananlar, geleceklerini düşünmeden başkalarını aldatmaya çalışanlardır.

Aldatmanın, doğru söylememenin nifak alâmeti olduğu unutulmamalıdır. Cenâb-ı Hak, Resulullah'ı ve diğer müslümanları aldatmaya çalışan münâfıkların durumunu şöyle açıklıyor:

"Onlara, insanların (Muhâcir ve Ensâr'ın) iman ettiği gibi, siz de iman edin denildiği zaman, (kendi aralarında): -Biz, akılsız cahillerin iman ettiği gibi iman eder miyiz? derler. Doğrusu akılsızlar, sefihler onlardır ve lâkin bilmezler. Bir de müminlerle karşılaştıkları zaman: -Biz de (sizin gibi) iman ettik, derler. Halbuki şeytanlarıyla (kendilerini aldatan dostlarıyla) yalnız başına kaldıkları zaman: -Biz (dinde) sizinle beraberiz, biz ancak (mü'minlerle) alay ederiz, derler. Allah münâfıkları ettikleri istihzanın cezası ile cezalandırır; ve azgınlıkları içinde başıboş dolaşmalarına mühlet verir." (el-Bakara, 2/10-15).

Yukarıdaki ayetlerde aldatmanın münâfıkların alâmetlerinden olduğu bildirilmektedir. Allah'u Teâlâ başka bir ayette de şöyle buyuruyor:

"Doğrusu münâfıklar Allah'ı aldatmağa çalışılar, oysa O onlara aldatmanın ne olduğunu gösterecektir. " (en-Nisâ, 4/142) .

Şu halde müslümanın böyle bir nifak alâmetini üzerinde taşımaması için; kesinlikle hilekârlığa ve başkalarını aldatmağa yeltenmemesi, böyle bir düşünceyi içinde taşımaması gerekir. Unutulmamalıdır ki, Cenâb-ı Hakk'ın ilmi her şeyi kuşatmıştır. O'nun bilmediği şey yoktur. Öyleyse başkalarını aldatmağa çalışmakla gerçekte kendimizi aldatmış oluruz.

Allah'u Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Seni aldatmak isterlerse, (bil ki) şüphesiz Allah sana kâfidir. Seni ve inananları yardımlarıyla destekleyen, kalplerini uzlaştıran odur. " (el-Enfâl, 8/62).

Cenâb-ı Hak bir yandan hilekârların hîlelerini ortaya çıkararak onları dünya ve ahirette rezil ve rüsvây ederken, öte yandan aldatılmak istenen müminlerin yardımcılığını üstlenmektedir .

Bütün bunlar düşünülerek, insanlarla olan her türlü münasebette dürüst olmak, doğruluktan ayrılmamak, yalana, hîleye başvurmamak; kısaca hiç kimseyi, hiçbir konuda aldatmamak müminlerin vazgeçilmez prensibi olmalıdır.
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric



27 Şubat 2012 Pazartesi

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم GIYBET بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم GIYBET



...KONUMUZA BUYRUNUZ...

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

GIYBET

Bir kimsenin gıyabında hoşlanmayacağı bir söz söylemek, çekiştirmek; meydanda olmama, kaybolma hâli.

Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle, kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, din kardeşimiz hakkında arkasından konuşmamız anlamına gelir. Halk arasında dedikodu, gıybet ile aynı anlamda kullanılır.

Gıybet, insan veya insanla ilgili birtakım şeyler üzerinde olur. Kişinin bedeni, nesebi, ahlâkı, işi, dini, dünyası, elbisesi, evi, bineği... dedikodu konusu olabilir. Gözün şaşılığı, saçların döküklüğü, uzun veya kısa boyluluk, siyah veya sarı renkte olmak... Bunlardan alaylı bir şekilde bahsedilmesi sözkonusu kişinin kalbini kırar.

Kur'an ve Sünnet, gıybeti yasaklamıştır: "Bir kısmınız diğerlerinizin gıybetini yapmasın. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz değil mi?" (el-Hucurat, 49/12); "Gıybet, kardeşini hoşuna gitmeyecek şekilde anmandır" (Tirmizî, Birr, 23; Dârimî, Rikat, 6; Mâlik, Muvatta, Kelâm,10; Ahmed b. Hanbel, II, 384, 386).

Başkalarına kardeşinin ayıplarını anlatmak onun hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek demek olduğundan, ancak dil ile söylemek haram olmuştur. Kaş-göz işareti yapmak, imâ, işaret ve yazı gibi gıybet anlamı ifade eden her hareket de gıybettendir. Meselâ elle birisinin uzun veya kısa boyluluğuna işaret etmek, bir şahsın ayıpları hakkında yazı yazmak gıybettir. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde susan kişi gıybete ortak olmuş olur. Diliyle gıybetçiye karşı duramayanın kalbiyle inkâr etmesi gerekir. (İmam Gazzâli, Zübdetü'l-İhya, Trc: Ali Özek, İstanbul 1969, 362, 363). Allah Resulu şöyle buyurur: "Bir kimse yanında hakarete maruz kalan bir mümine gücü yettiği halde yardım etmezse, Allah o kimseyi kıyâmet gününde insanların önünde rezil eder" (Tebarâni).

- "Her kim gıyabında kardeşinin kusurlarını söyletmezse, kıyâmet gününde Allah da onun kusurlarını örtmeyi tekeffül eder" (İbn Ebi'd-Dünya).

- "Ey kalbiyle değil, sadece diliyle iman edenler topluluğu! Müslümanların gıybetini yapmayınız, ayıplarını araştırmayınız. Zira kim kardeşinin ayıp ve kusurlarını araştırırsa Allah do onun kusurlarını araştırır. Allah, kimin kusurunu araştırırsa onu evinin içinde bile olsa rezil ve rüsva eder (Ebû Dâvud, İbn Ebî Dünya).

İslam dininde kardeşlik olgusunun, "Müminler ancak kardeştir. İhtilaf ettikleri zaman, iki kardeşinizin arasını düzeltin; ve sakının ki, merhamet olunasınız" (el-Hucurat, 49/10) ilâhi buyruğu ile kurulmuş olması, İslâm toplumunu bu iman kardeşliği üzerinde yükselen güçlü bir toplum yapmaktadır. Böyle bir toplumda gıybet yoktur. Çünkü, Hz. Peygamber (s.a.s)'in buyurduğu gibi, "Mümin müminin aynasıdır. Mümin iki el gibidir, birisi diğerini temizler." Bu ölçüler, toplumu fitne ve bozgunculuktan uzak tutar.

Gıybetin sebepleri:

1. İntikam duygusunu tatmin, 2. Arkadaşlara muvafakat, 3. Gösteriş ve büyüklük; başkalarını küçültme, kendini büyütme, 4. Kıskançlık, 5. Hoşça vakit geçirmek, güldürmek için başkalarının ayıp ve kusurlarının ortaya serilmesi, 6. Küçük düşürmek için alay (Gazzâlî, İhyâu Ulûmiddin, Trc: Ali Arslan, İstanbul 19'72; VI, 522 vd).

Gıybetten korunmak için kişinin öncelikle kendi kusurlarıyla uğraşması gerekir. Şuralarda gıybet câizdir:

1) Haksızlık karşısında: "Hak sahibinin söz hakkı vardır" (Buhârî, Müslim).

2) Fetva istemede: Utbe kızı Hind, Resulullah'a gelerek kocası Ebû Süfyan'ı cimriliğiyle, çok az nafaka bırakmasıyla çekiştirmiş ve kocasının malından haberi olmadan alıp alamayacağını sormuştu. Allah Resulu de "Sana ve çocuğuna yetecek miktarda, iyilikle al" buyurdu.

3) Bir kimseyi kötülükten menetmek:

4) Kişiyi meşhur olan lakabıyla anmak.

5) Kişinin fısk-u fücûrunu alenen yapması, yaptıklarından dolayı gurur duyması, yaptıklarının söylenmesinden dolayı üzüntü duymamasıdır. Yaptıklarıyla övünmesi yüzünden onları anmak gıybet sayılmaz.

Gıybetçinin günâhtan kurtulması için pişmanlık duyması, tövbe etmesi, gıybetini yaptığı kimse ile helâlleşmesi gerekir. Gıybeti yapılan da merhametli davranır, affeder. Düstur: "affa yapış(mak), iyiyi emret(mek), cahillerden uzak ol(maktır) (el-A'râf, 7/ 199).
kaynak:
igra islam ansiklopedisi
ve sevgili
Hamdi DÖNDÜREN
hocamız'dan ve siz okuyan kardeşlerimizden rabbim raız olsun.
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم İFTİRA



Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun..(huseyinmeric)
...KONUMUZA BUYRUNUZ...

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
İFTİRA

Olmayan birşeyi olmuş gibi anlatmak veya nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi kaderine razı olurken; bir kısım insanlar da arzu ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde iftira yapılır.

İftira son derece kötü ve tahribedici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. İftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü ortadan kalkar. insanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. İftira, toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir.

İftira, toplumda adaletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve ahlâkı hastalıktır. Çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.

İslâm'da iftira konusu, üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda ayet-i kerime, iftira'nın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir.

İftiranın en ağırı namus üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âîşe ile ilgili olarak "İfk"* olayında görmekteyiz Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde götürürdü. Bu usulle, Mustalikoğulları Gazâsına da Hz. Âîşe katılmıştı. Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı için çıkan Âîşe (r.anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü farketmiş, aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âîşe, devenin üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz. Âîşe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine bindirerek yolda orduya yetiştirmişti.

Münâfıkların reisi Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âîşe'ye zina iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âîşe validemizin yakınları bu olaya çok üzüldü.

Daha sonra Hz. Âîşe Nûr sûresindeki şu ayetlerle temize çıkardı:

"O uydurma haberi getirip iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. İftirada bulunanlardan her birinin kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene de büyük bir azap vardır."

"İftirayı işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?"

"Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir"

"Eğer Allah'ın lütuf ve merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."

"Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla söylüyor ve onu önemsiz birşey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde büyük bir günahtır "

"O asılsız sözü duyduğunuz zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?" (en-Nûr, 24/1116).

Hz. Peygamber inen bu ayetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âîşe, Allah'a hamd et. Allah seni, iftiracıların isnadından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine Âîşe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Resulullah (s.a.s)'a teşekkür et" deyince, Hz. Âîşe; "Hayır kalkmam ve yalnız Allah'a hamdederim" diye cevap verdi (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 24/6, Meğâzi, 12, 32, 34, Şehâdet, 2, 15, Eymân, 13, 18, İ'tisâm, 28, Tevhîd, 35, 52; Müslim, Tevbe, 56; Ebû Dâvud, Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 194, 195, 197; Kamil Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, VIII, 73-97).

İftira eden kimse, bununla amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî bakımdan kendisi zararlı çıkar. Nebî (s.a.s) "İftira eden kimse zarara uğramıştır" (Ahmed b. Hanbel, I, 91) buyurur.

İffetli bir kadına zina isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazif cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan sonra şahitliklerine güvenilmez (bk. en-Nûr, 24/4; "kazf" mad.). Zina isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat edemezse "mulâane" yoluna başvurulur (bk.en-Nûr, 24/6-9; "Liân" mad.).

En ağır iftirayı atan kimse bile sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın mağfiretine nail olabilir (en-Nûr, 24/4-5).

Günümüzde fertlerin birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması tabiidir. Ayette şöyle buyurulur: "Mümin erkek ve o kadınlara işlemedikleri bir günahla eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu açık bir günah yüklenmişlerdir" (el-Ahzab, 33/38).
KAYNAK:İGRA İSLAM ANSİKLOPEDİSİ SEVGİLİ

Sami ŞENER HOCAMIZ VE SİZLERDEN MEVLAM RAZI OLSUN.
TWİTTER HESABIM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOG_SPOT ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:
http://tr.netlog.com/huseyinmeric



25 Şubat 2012 Cumartesi

La İlahe İllallah’ın Şartları

Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun..(huseyinmeric)
konumuza gelelim..buyrunuz..
...
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
La İlahe İllallah’ın Şartları
Aşağıdaki yedi şart yerine getirilmediği taktirde “La İlahe İllallah” kelimesi söyleyen kişiye fayda vermez.
1. İlim:
“La İlahe İllallah” ın manasını bilmektir. Bu kelimenin başlangıcı inkar, devamı ise tasdiktir. ‘La ilahe’ inkar, ‘illa’ istisna edatı, ‘illallah’ ise istisna edatıyla beraber ispattır. Bu söz, Allah’ın (c.c.) dışındaki bütün ilahları ortadan kaldırmaktadır.
Bu kelimeyi manasını bilmeden söylemek, kişiye fayda vermez. Çünkü bu kimse bu kelimenin neye delalet ettiğini bilip buna inanamaz. Bunun durumu yabancı bir dili konuşup bir şey anlamayan kimse gibidir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Bil ki Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur.” (Muhammed: 47/19)
“Ancak bilerek hak için şehadette bulunanlar bundan müstesnadır.” (Zuhruf: 43/86)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kim ‘La ilahe illallah’ın manasını bilerek ölürse Cennete girer.” (Müslim, İman: 10.)
“La İlahe İllallah” ın manası; ‘Allah’tan başka kendisine kulluk edilecek hiç kimse yok’ demektir.
İbadet; Allah’ın (c.c.) sevdiği ve razı olduğu bütün gizli ve açık ameller ve sözlerdir.
2. Yakin:
“La İlahe İllallah” ın kemalidir. Yakin, şevk ve şüpheyi giderir.
Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:
“Müminler ancak, Allah’a ve Rasûlü’ne iman edip, sonra da imanlarında şüpheye düşmeden Allah yolunda malları ve canları ile cihat eden kimselerdir. İşte sadıklar onlardır.” (Hucurat: 49/15)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah’a şehadet ederim, Allah’ın huzuruna bu ikisinde şek etmeden çıkan kimse Cennete girer.” (Müslim, İman: 10.)
3. İhlas:
Şirki reddetmektir.
Allah(c.c.) şöyle buyuruyor:
“Halis din ancak Allah’ındır.” (Zümer: 39/3)
“Onlar dini Allah’a halis kılarak ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmalıdır.” (Beyyine: 98/5)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:
“Kıyamet Günü insanlar arasında benim şefaatime erecek olan en mutlu kişi, kalbinden ihlaslı bir şekilde ‘La ilahe illallah’ diyendir.” (Buhari, İlim: 33, Rikak: 51, Ahmed: 1/173-174.)
4. Sıdk:
Nifağa engeldir. Münafıklar dilleriyle hakkı söylemekte, fakat kalben inkar etmektedirler.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Allah İbadette sadıkları bilecek, yalancıları da bilecektir.” (Ankebut: 29/3)
“Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, işte onlar sadıklardır.” (Zümer: 39/33)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kim Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasulü olduğuna kalbi ile tasdik ederek ölürse,Cennete girer.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned.)
5. Muhabbet:
Bu kelime münafıkların yaptıklarının aksine Allah’ı (c.c.) ve Allah’ın sevdiklerini sevmektir.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a eşler tutar, onları Allah’ı sevdikleri gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara: 2/165)
Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Üç haslet vardır ki, kimde bulunursa, imanın tadını almıştır .Allah ve Rasulünü herkesten daha çok sevmek, kişiyi ancak Allah için sevmek. Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmekten, Cehennem ateşine atılacakmış gibi korkmak.” (Buhari, İman: 8, 13; Müslim, İman: 67; Tirmizi, İman: 10; Nesai, İman: 3; İbni Mace, Fiten: 23.)
6. Bu kelimenin gerekleriyle amel etmek:
Bunlar, Allah’ın (c.c.) rızasını kazanmak amacıyla, ihlasla yapılan amellerdir. Bu davranış, tam bir teslimiyetin gereğidir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun.” (Zümer: 39/54)
“Kim ihsan sahibi olarak özünü Allah’a teslim ederse, o kopmayan bir kulpa (La İlahe İllallah’a) yapışmıştır.” (Lokman: 31/22)
7. İnkarı Yok Edici Kabul:
Allah’ın (c.c.) emirlerine bağlılık göstermek, emrettiklerini yaparak yasakladıklarından kaçınmak.(Fethu’l-Mecid: 91.)



La İlahe İllallah’ın Fazileti


Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun..(huseyinmeric)
konumuza gelelim..buyrunuz..
...
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
La İlahe İllallah’ın Fazileti

 
“La İlahe İllallah” ın Allah (c.c.) katındaki yeri ve fazileti çok büyüktür. Kim sadık olarak bu kelimeyi söyler (ve gereklerini yerine getirir) se Cennete girer.

Kim ki bu kelimeyi yalandan söylerse hapsedilir ve malına da el konulur. Hesabı ise Allah’a (c.c.) aittir.

Az harflerle, kısa lafızlarla söylenen ve dile hafif gelen bu kelime mizanda (ölçüde) ağır gelecektir.

Ebu Said el-Hudri’den (r.a.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Musa (a.s.) dedi ki, ‘Ya Rabbi! Bana seni hatırlayıp dua edebileceğim bir şey öğretti.Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

‘Ey Musa! “La İlahe İllallah” de. Musa (a.s.) dedi ki:

‘Ey Rabbim! Bütün kulların bunu diyorlar.’ Bunun üzerine Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

‘Ey Musa! Yedi gökler ve içinde bulunanlar ile yedi yerler bir kefeye konsa, “La İlahe İllallah” ağır gelir.” (Hakim: 1/528, İbn Hibban: 2324; Mevaridü’z-Zaman: 19.)

Bu hadisten de anlaşıldığı gibi “La İlahe İllallah” İllallah zikirlerin en faziletlisidir.

Abdullah b. Ömer’den Rasulullah(s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Duaların en hayırlısı Arafat günü duasıdır. Benim söylediğim ve benden önceki rasullerin söyledikleri en hayırlı şey şudur:

Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur, birdir, ortağı yoktur, mülk yalnız O’nundur. Hamd yalnız O’nadır ve O her şeye kadirdir.” (Tirmizi, Deavat: 133; Muvatta, Kur’an: 32.)

Abdullah b. Amr b. el-As’dan (a.s.) Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah ümmetimden bir kişiyi Kıyamet Gününde herkesin önünde ayıracak. Onun aleyhinde doksandokuz sicil (dosya) açacak. Her bir dosyanın boyu gözün uzanabildiği mesafe kadar olacak. Sonra:

‘Bunlardan bir şey reddediyor musun?’ diyecek. Adam:

‘Hayır Ya Rabbi’ diye cevap verecektir. Sonra:

‘Herhangi bir özrün var mı?’ buyuracak ve o kimse:

‘Hayır Ya Rabbi’ diye cevap verecektir.

Bunun üzerine Allah(c.c.):

‘Yanımızda senin bir hasenen (makbul olan amelin) vardır ve bugün sana haksızlık yapılmayacaktır.’ Sonra içinde ‘Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şehadet ederim ve Muhammed’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet ederim’ yazılı bir kağıt parçası çıkarılacak Cenab-ı Hak:

‘Kendi tarafından hazır bulun!’ buyuracak.

‘Ya Rabbi! Bu ufacık kağıt parçası (kocaman) dosyalar nedir?’ diyecek. Cenab-ı Hak:

‘Sana zulüm yapılmayacaktır.” buyuracak.

Müteakiben siciller bir kefeye kağıt parçası bir kefeye konacak, siciller havaya kalkacak ve kağıt parçası (yani “La İlahe İllallah” ın konulduğu kefe) ağır gelecektir.” (Tirmizi, İman: 17; İbn Mace, Zühd: 35; Ahmed: 2/213, 22.)

Bu kelimenin fazilet ve büyüklüğünü Hafız İbni Receb ‘Kelimetü’l-İlhas’ ismini verdiği risalesinde şöyle delillendirmektedir:

“La İlahe İllallah” Cennetin karşılığıdır. Kim bu kelimeyi söyleyerek ölürse Cennete girer. Bu kelime ateşten kurtuluştur ve en güzel hasenedir. Günah sayfalarını silerek kalpteki imanı yeniler, varlığını ortaya çıkarır. Hicapları ortadan kaldırır. Bu, söyleyeni Allah’ın (c.c.) doğruladığı ve nebilerin söylediği faziletli bir söz, en güzel ve en faziletli zikirdir. Amellerin en faziletlisi ve sevabı en çok olanıdır. Bu kelime köle azat etmeye eşdeğer bir sevap kazandırır. Şeytandan Allah’a (c.c.) sığınmadır. Haşr’ın korkusundan ve kabrin vahşetinden güvenli olmaktır. Kabirlerinden kalktıklarında (La İlahe İllallah) müminlerin bir şiarı (işareti) dir.

O’nu söyleyene Cennetin sekiz kapısı açılır ve hangisinden dilerse oradan girer. O’nun hakkını vermediklerinden dolayı ateşe giren günahkar müminler, günahları nisbetinde yandıktan sonra ateşten çıkarılırlar.

İbni Receb bunların her birini delillendirmiştir.(Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 54-66.)
 twitter:https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01

http://tr.netlog.com/huseyinmeric
http://www.blogger.com/blogger.g?blogID=1548442837534682699#allposts
 

Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun..(huseyinmeric) 
konumuza gelelim..buyrunuz..
...
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
La İlahe İllallah’ın Dindeki Yeri Ve Önemi

  
Müslümanlar her gün “La İlahe İllallah” kelimesini ezanlarında, kametlerinde, hutbelerinde konuşmalarında defalarca söylerler. Şehadet kelimesi; yer ve göklerin kendisi ile kaim olduğu, bütün mahlukatın onun için yaratıldığı, Allah’ın (c.c.) nebi ve rasullerini kendisiyle gönderdiği, kitaplarını onun için indirdiği, şeriatini onun için koyduğu bir kelimedir.

Bu kelime gereğince yaratıklar, mümin ve kafir, iyi ve kötü diye iki sınıfa ayrılırlar. Bu kelime; yaratılışın gayesi, emir ve yasakların, sevap ve cezanın kaynağı, mahlukatın kendisi için var edildiği, sorgu ve yargılamanın kendisi hakkında yapıldığı kelimedir. Sevap ve ceza onun üzerine kurulur. Kıble onun üzerine temellendirilmiştir. Din o kelime üzerine tesis edilmiş, cihat kılıçları onun için sıyrılmıştır. Bu Allah’ın (c.c.) bütün kullar üzerindeki hakkı olan kelimedir. O İslam’a giriş kelimesi, selamet yurdu olan Cennetin anahtarıdır.

Bütün amellerin  kelimesi üzerine bina edilmesi sebebiyle, bu kelimenin İslam’daki yeri ve öneminin bilinmesi tüm kullar üzerine farzdır.

Önceki ümmetler ve gelecek milletler o kelimeden hesaba çekileceklerdir. Allah (c.c.) huzurunda kulun ayağı iki meseleden sorulmadıkça yerinden oynamayacaktır:

1. Neye ibadet ediyordunuz?

2. Nebi ve rasullerin davetine ne cevap verdiniz?

Birinci sorunun cevabı: 

“Bilerek ve şuurlu olarak kendisinden başka ibadete layık ilah olmayan Allah’a (c.c.) ibadet ediyorduk.”

İkincinin cevabı: 

“Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın (c.c.) elçisi olduğunu kabul edip ona teslim olduk ve itaat ettik.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, Za’du’l-Mead: 2/1.) olmalıdır. 

İbrahim’in (a.s.) tutunmuş olduğu salam kulp olan “La ilahe illallah” kelimesi, İslam ve küfür ayrımıdır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“İbrahim bu sözü ardından geleceklere devamlı kalacak bir miras olarak bıraktı ki insanlar (dine) dönsünler.” (Zuhruf: 43/28)

Allah (c.c.), ilim ehli ve melekler bu kelimeye şahitlik etmişlerdir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Allah, melekler ve ilim sahipleri adaleti ayakta tutarak, Allah’tan başka ibadete layık ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir. O’ndan başka ibadete layık ilah yoktur. O Aziz’dir, Hakim’dir.” (Al-i İmran: 3/18)

Bu kelime, bütün mahlukatın kendisi için yaratıldığı takvadır, ihlastır, hakka şehadet ve şirkten uzaklaşmaktır.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat: 51/56)

Allah (c.c.) rasullerini bu kelimeyle göndermiş, kitaplarını onun için indirmiştir.

Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Senden önce hiçbir rasul göndermedik ki ona ‘Benden başka ibadete layık ilah yoktur. Bana ibadet din’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 21/25)

“Allah, melekleri, kullarından dilediği kimseye kendinden bir vahiy ile, ‘Benden başka ibadete layık ilah olmadığına dair (kullarımı) uyarın’ diye gönderir.” (Nahl: 16/2)

İbni Uyeyne dedi ki:

Allah (c.c.) “La ilahe illallah” ı hakkıyla bilen kullarını büyük nimetlerle nimetlendirmiştir.

Dünya ehli için soğuk su neyse, Cennet ehli için de “La ilahe illallah” odur.(Hafız İbn Receb el-Hanbeli, Kelimetü’l-İhlas: 52-53.)

Kim “La ilahe illallah” derse, malı ve kanı korunmuştur. Kim de inkar eder yalanlarlarsa, malı ve kanı helal olur.

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Her kim ‘Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur’ der ve Allah’tan başka ibadet edilen şeyleri reddederse malı ve canı haram (dokunulmaz) olur. Hesabı da Allah’a aittir."(Müslim, İman: 8.)

İnsanlar İslam’a ilk önce davet edilerek kendilerinden bu kelimeyi söylemeleri istenir. Nebi (s.a.v.) Muaz İbn Cebel’i (r.a.) Yemen’e gönderirken ona şöyle dedi:

“Sen kitap ehli bir kavme gidiyorsun, onları ilk olarak Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına davet et..." (Buhari, Meğazi: 62; Müslim, İman: 7.)




24 Şubat 2012 Cuma

Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun cumanızı tebrik ederim.mevlam yapılan dularımızı hayira çevirsin.birlik ve beraberliğimizi kendisi için daim eylesin inşaallah...(huseyinmeric)
....cuma mesajı....
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
 KİBİR VE GURUR 

 Muhterem Müslümanlar! 

Yüce Dinimiz İslam, insanlara, alçak gönüllü olmayı öğütlemiş, kibir ve gururdan da, uzak durmalarını istemiştir. Zira Müslüman için, tevazu gösterip, alçak gönüllü olmak esastır. Kibir ve gurur ise, Allah'a inanmış, Peygambere bağlanmış olan herkes için yasaklanmıştır, öyleyse, Müslümanların kibir ve gurura yaklaşmamaları lazımdır. 

Bilindiği gibi kibir; büyüklenmek, kendini beğenmek, gurur ise aldanmak ve hayale kapılmak demektir. Bunların hiçbirisi de kula yakışan sıfatlar değildir. Kibir ve gurur, İslam'ın sevmediği kötü huylardan olup, Allah (c.c.) ve Resulü (s.a.v.) tarafından hoş görülmemiştir.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor:

"Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme, şüphesiz Allah kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri asla sevmez."[1]

"Rahman'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu île yürürler."[2]

"Sana uyan mü'minlere (şefkat ve merhamet) kanat(larını) ger."[3]

Yüce Peygamberimizin, kibir ve gururu yeren hadislerinden bazıları da şöyledir;

"Cehennemlikleri, size haber vereyim mi? Onlar, katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen, kibirli kimselerdir.”[4]

Bir gün Resül-i Ekrem Efendimiz:

"Kalbinde, zerre kadar kibir bulunan kimse, Cennete giremez." buyurdu Ashab'dan Malik b. Mirare; "Ya Rasülallah! İnsan, elbisesinin ve ayakkabısının, güzel olmasını sever" dedi. Resül-i Ekrem de, "Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek, insanları hor görmektir."[5] buyurdular.

Aziz Mü'minler! 

Mealini verdiğimiz ayet ve hadisler, bize kibir ve gurur sahiplerinin durumlarını, açık ve seçik bir şekilde ifade etmektedir. Dinimiz kibir ve gururu manevî bir hastalık olarak görür. Bu hastalığa yakalanmış kimseleri Allah'ın sevmediği, ayetle sabittir. Peki bu gibileri, Allah sevmezde, acaba insanlar sever mi? Kibirli ve gururlu kimseleri, bırakın başkalarının sevmesini, en yakınları bile sevmezler. Çünkü bu gibiler çok bencildirler. En güzel şeyleri daima kendilerine layık görürler ve herkesten saygı görmek ister, yaptıkları şeylerin beğenilmesini arzu ederler. En kötüsü de, hata yaptıklarını kabul etmezler. Servetleri ve şöhretleriyle, bilgileri ve fizikî güzellikleriyle övünürler. Ama onların bir gün elden çıkacağını düşünmezler. Atalarımız ne güzel söylemişler:

"Güzelliğinle övünme, bir sivilce yok eder,”

"Servetinle övünme, bir kıvılcım yok eder"

Aziz Müslümanlar! 

Kibir ve gurur, hiçbir zaman, kemalin ve olgunluğun işareti olamaz. Olsa olsa, cehalet ve gafletin, hayal perestlik ve eksik eğitimin bir alameti olur. Dinimizin bu kötü vasıfları yerip, kötülemesi de bu sebepledir. 

O halde; iyi ve olgun bir müslüman, gönlünde kibir ve gurura yer vermemeli. Gönlünü hakka bağlamalı ve şeytanın oyuncağı olmaktan uzak bulunmalıdır. Peygamberimizin buyurduklarına uymalı, onun yolundan ayrılmamalıdır.

Yüce Rabbimizin insanlara en güzel yaşayış tarzını ifade eden şu ilahi mesajı ile hutbemi noktalamak istiyorum; 

"Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışma girebilirsin."[6]


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Lokman, 18.
[2] Furkan, 63
[3] Şuara, 215
[4] Riyazü's-Salihîn, 2/45
[5] Riyazü's-Salihîn, Ter, 2/44
[6] İsra, 37

  

23 Şubat 2012 Perşembe

Es-selâmün âleykküm sevgili saygıdeğer arkadaşlarım.Mevlam işlerinizde hayir bereket ve başarılar versin.Sevgi ve saygılarım ile.Allah c.c yar ve yardımcınız olsun.sizleri Allah c.c. için çoooooook seviyorum.Rabbim sevgimizi onun için onun yolundan gidenler le daim kılsın.saygılarımla
.(huseyinmeric) 
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم
.....

AKIL


Bağlamak, engel olmak, tutmak, diyet vermek, idrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zeka. insanların tehlikeye düşmesine engel olan şey. Düşünme, kavrama ve bilgi elde etme gücü.

Akıl, eşyanın güzellik, çirkinlik, kemâl ve noksanıyla ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. İki hayırdan daha hayırlı; iki şerden daha az şerli olanını idrak etmekten ibarettir. Akıl insanoğluna verilmiş manevi bir kuvvettir. İnsan bu güç ile gerekli ve nazari bilgileri elde eder. Bilgiyi elde eden güç İslâm'da insanı mükellef kılan akıl gücüdür. Bu güç insanda ana rahminde cenin iken oluşan özelliktir. Bu erginlik çağına gelince gelişir ve gittikçe olgunlaşır. Bu da, zarûriyyâtı anlayan güçtür. Bu güç ile elde edilen 'bilgi'ye gelince yerine göre kullanılmadığında akılsızlık özelliğini taşır. Kur'an-ı Kerîm bunu şu şekilde değerlendirir: 

"Onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Zira akletmezler." (el-Bakara, 2/171)

Hz. Peygamber (s.a.s.) "Allah, akıldan daha yüce bir mahlûk yaratmamıştır." ifadesiyle insanoğlunun sahip olduğu aklın doğuştan olduğunu; "Hiç kimse kendisini hidâyete götüren ya da tehlikeden alıkoyan akıldan daha faziletli bu özellik kazanmamıştır." hadîsiyle de aklın insana sonradan verilen bir özellik olduğunu ifâde buyurmuşlardır.[617] 

Hadîste akıl kavramını ele aldığımızda; diyet vermek, anlamak, deveyi bağlamak, kavramak ve bilmek anlamlarında kullanıldığını görüyoruz. Hz. Peygamber "Akıllı, nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir." buyurmuştur.[618] 

İmam Gazâli aklı dört türlü târif eder:

a) İnsanların diğer canlı hayvanlardan ayrılmasını sağlayan haslete akıl denir ki, insanlar yaratılıştaki bu akıl ile nazarî ilimler öğrenmeye istidât kazanırlar .

b) Küçük bir çocuğun, caiz olan şeyleri caiz, muhal olan şeyleri muhal kabul etmesi: İkinin birden çok olduğunu, bir adamın bir anda iki yerde bulunamayacağını bilmesi gibi zarurî ilimlerdir. Bazı kelamcılar da akil, mümkün olan şeylerin var olabileceğini, mümkün olmayanların olamayacaklarını anlamak, gibi zaruri ilimler, diye tarif ederler.

c) Tecrübelerden elde edilen ilim akıldır. Kim tecrübelerden anlar ve tecrübeler kendini olgunlaştırırsa ona akıllı; kim, tecrübelerden bir şey anlamazsa, ona ahmak ve câhil denir.

d) Nazarî ilimlerin kendisiyle kavranıldığı bir özelliktir. İşte bu özelliğin bir dereceye yükselmesidir ki, insan onunla bütün bu işlerin netîcesini anlar ve âkıbeti tehlikeli olan geçici lezzetlere davet eden şehvetini yener. Bu kuvvet kimde bulunursa, peşin şehvetinin arzusuna uymayıp akıbetini düşünerek hareket ettiği için "akıllı" sıfatını alır. Bu da insanı, hayvandan ayıran bir özelliktir. Buna da 'akl-ı müstefâd' denir.

Allah'ın insanlara bir vergisi ve lûtfu olan aklın hakikati hakkında âlim ve filozoflar arasında görüş ayrılığı olmuştur. Bu sebeple aklın tarifi de çeşitli ve tartışmalıdır. Bütün bu ihtilâflara rağmen akıl, maddî bir kuvvet olmayıp, mücerret ve ruhanî bir cevher ve ilâhî bir nûrdur. Bu sebeple akıl, "Nefs-i Nâtıka" (Konuşan Nefis) veya "Nefs"in bir kuvveti olup, ilim ve fenler onunla idrâk olunur." denmiştir. Âlimlerin çoğunluğuna göre akıl, insanı ilim ve irfana ulaştıran bilgi sebeplerinden biridir. Akıl yolu ile elde edilen bilgiler ya zarûrî ya nazarî, yani istidlâlî olur. Zarurî olan bilgiler, araştırma ve ispatlanmaya muhtaç olmadan herkesçe bilinen bilgilerdir. 5, 10'un yarısıdır, güneş ışık verir, ateş dokunanı yakar, gibi bilgilerdir.

Nazari bilgiler ise, bilinen fikirleri, usûlüne göre tertiplemek suretiyle bilinmeyen bir sonuca vararak elde edilen bilgilerdir.

Aklı kullanarak nazarî bilgileri yani bilinen bilgilerden hareketle bilinmeyen bilgileri elde etmenin yolları üçtür:

a) Cüzîden cüzîye, fertten ferde intikâldir ki buna temsil veya kıyâs-ı fıkhı denir. Temsilde esas, cüzîden cüzîye geçiştir. Bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. Meselâ: Su bir sıvıdır, hararetle buharlaşır. Pamukyağı da bir sıvıdır. O halde pamukyağı da (su gibi) hararetle buharlaşır. Su hakkındaki hüküm pamukyağı hakkında da verilmiştir. Ancak varılan bu netice her maddede kesinlik ifade etmez.

b) Genel ve küllî hükümler vasıtasıyla cüz'î bir önerme elde etmek. Buna kıyas-ı mantıkı veya sadece kıyâs denir. Bütün ilimlerin fiîlî tatbikâtı bununla yapılır. İlmin yollarının en kuvvetlisi budur. İlliyet (sebep) kanununu idrâk ve tatbik sayesinde akıl, Allah'ın varlığına delil olan âyetlerden[619] Allah'ın varlığını, birliğini ve her şeyi kuşatan rahmetini anlar ve keşfeder. Kıyâs şartlarına uygun olarak yapılırsa kesinlik ifâde eder. Meselâ: Bu âlem değişmeler hâlindedir. Her değişmeler halinde olan şey sonradan olmuştur. O hâlde, bu âlem de sonradan yaratılmıştır (hâdistir). Bu misâlde görüldüğü gibi, iki kâziye (önerme) vasıtasıyla, bilinmeyen cüz'î ve nazarî bir hüküm elde edilmiştir.

c) Cüz'î ve özel hükümlerden, küllî ve genel hükümlere varma. Buna da istikrâ' denir. İstikrâda esas, kıyâstakinin aksine olarak, cüz'î olan şeyleri tetkîk ederek, küllî bir hükme varmaktır. İstikrâ, bütün cüz'leri içine alırsa buna istikrâ-ı tam denir. Bu tür istikrâlar kesin bilgi ifâde ederler. İstikrâ bazı cüzleri tetkikle yetinilerek yapılmışsa buna istikrâ-ı nâkıs denir ve bu yolla elde edilen bilgi zan ifade eder. 'İstikrâ-ı tam çok zor olduğundan, müsbet ilimlerde 'istikrâ-ı nâkıs' kullanılır. Bu sebeple, müsbet ilimlerde varılan neticeler çok defa zannî olup, kesin değildir. Yani elde edilen hüküm değişebilir. Bunun için de birçok ilmî nazariyeler zamanla değişmektedir. İstikrâ-ı nâkısa misâl: Demir, çelik, bakır, kalay... madendir. Demir, çelik, bakır... hararetle uzar. Netice: O halde bütün madenler hararetle uzar. Bu misâlde olduğu gibi, bir çok maden nevîlerinde yapılan deneme sonunda varılan ortak hüküm, bütün madenlere teşmîl edilmiştir. Cüz'îlerin hükmü, bütün cüz'lere yani "külle" verilmiştir. Fakat, ilerde hararetle uzamayan bir maden keşfolunca, bu genel hüküm değişebilir. O halde bu hüküm kat'î değil, zannîdir.

Bu yollardan birinde veya hepsinde yürüyen aklın, netîceye varmak için takip ettiği iki tür seyri vardır: Birincisi ağır, tedrîcî olan düşünme teemmülî seyirdir. Buna fikir denilir. Bu maddede neticeye yavaş yavaş ve düşünme (tefekkür) ile varılır. Diğeri de bir anda, bir hamlede istenilene erecek derecede serî ve anî olan seyirdir. Bu tür seyre "hads" denilir. Hads da iki kısımdır:

1) Kendi mevzûuna göre belli bir tahsil, tecrübe ve karşılıklı bilgi alışverişi neticesinde elde edilen bir melekedir ki kesbidir. Yani belli bir araştırma neticesinde kazanılır. Teorik ve pratik tahsil ve ilmî terbiye, bu gayeye ermek içindir. Buna "akl-ı mesmu" da denilir.

2) Doğrudan doğruya yaratılışta varolan, Allah vergisi bir melekedir. Buna da "kuvve-i kudsiyye", "akl-ı matbu ", veya "garizî" denir. Herkesin bu tür akıldan az çok nasibi vardır. Bu olmayınca akl-ı mesmu'un hiç hükmü olmaz. Bu tür aklın, basit bir zekâ seviyesinden, peygamberlerin aklî seviyesine kadar birçok mertebeleri vardır. Aklın en yüksek mertebesine akl-ı evvel denir. Başlangıçtan sonu, sondan başlangıcı, evvelden âhiri, âhirden evveli tam bir olgunluk ve gerçek ile gören bu akl-ı evvel, Hz. Muhammed'in nûrudur. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'ın ilk yarattığı, benim nûrumdur." "Allah'ın ilk yarattığı, kalemdir", "Allah'ın ilk yarattığı akıldır." buyurmuştur. Akıl için yol birdir. O da hak yol (tariki hak) dur. Kur'an'da bir çok yerde aklın ve akletmenin gereği vurgulanmaktadır. Sadece hislerle müşâhede edilen hâdiselerin gerçek manası, ancak müşâhedenin akıl ile birleştirilebilmesiyle anlaşılır. Bunun içindir ki Allah'ın varlığına delâlet eden binlerce hadiseye şahid olan birçok insan, müşahedelerini akıl ile birleştirmediğinden, bu hâdiselerle kendisine verilmek istenen mesajı anlayamamıştır. Yine böylece peygamberlerin gösterdiği mûcizelere karşı müşahede ile aklı birleştirmeyen birçok insan, fevkalâde olan mûcizelere sadece hislerle cevap vermiş ve neticede inkâr yolunu tutmuştur. Oysa Allah;

"...Şüphesiz hep bunlarda akıllı olan bir ümmet için elbet Allah'ın birliğine delâlet eden ayetler vardır." (Bakara, 2/164) buyurmuştur.

Akıl, insanoğlunun en üstün vasfıdır. Çünkü, Allah'ın emânetleri, akıl sayesinde kabul edilir ve yine akıl sayesindedir ki insan, Allah'ın rızasını elde edebilir.

İlmin kaynağı ve kökü akıldır. Akla nisbetle ilim, ağaca nisbetle meyve, güneşe nisbetle nûr, göze nisbetle görme gibidir. Allah akla, nûr adını verir.[620] Akılla elde edilen ilme rûh, vahiy, hayat adını verir.[621]

İmam Gazâlî'nin İhyâ'sında İbni Abbâs (r.a.)'dan rivâyete göre Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyururlar: "Her şeyin bir âleti, bir hazırlık ve istidâdı var; müminin âleti akıldır. Her şeyin bir biniti var; kişinin biniti akıldır. Her şeyin bir direği var; dinin direği akıldır. Her kavmin bir dayanağı var; ibâdetin dayanağı akıldır. Her kavmi bir çağıran var; âbidleri ibâdete çağıran akıldır. Her tacirin bir sermayesi var; müctehidlerin sermayesi akıldır. Her âilenin bir idarecisi var; sıddîklar evinin bakıcısı akıldır. Her harabenin bir tamircisi var; ahireti imâr eden akıldır. Herkesin kendisini andıracak olan ardından bir geleni var; sıddîkları andıracak olan akıldır. Her yolcunun bir çadırı var; müminin çadırı akıldır."

İnsanı kâinattaki diğer canlı-cansız varlıklardan ayıran ve ona üstünlük kazandıran akıldır. Aklı olmayana, akıllıya verilen değer verilmez, onu bir takım emir ve yasaklarla sorumlu tutmak mümkün değildir. "Aklı olmayanın dini de olmaz", hadîsinin manası da budur. Dînin ve ilaveten dünyanın insanları ilgilendiren bütün emir veya yasakları ancak akıllı insanlar için geçerlidir. Aklî dengesini kaybetmiş olanlara böyle bir sorumluluk yüklenmemiştir. Yine böylece emir ve yasaklara uyma veya uymamanın dünya ve âhirete âit ceza ve mükâfâtı da akıllı insanlar için geçerlidir. Yaratılışta akıllı olduğu halde, müşahedelerini aklı ile birleştirmeyen insanlara da mecazî olarak akılsız insan denir:

"Eğer duyup akıl edeydik biz de Cehennemlikler arasında olmazdık." (el-Mülk, 67/10). ayeti bu tür insanların durumunu dile getirdiği gibi çevremizde her gün yüzlercesini gördüğümüz suçlu insanların durumu da aynıdır. Aklın yolu birdir, o da hak yoludur. Bu yolu kabul etmeyenler akılsızlıklarının cezasını çekerler. Yaratılıştaki bir tabiat ve kendisiyle eşyanın hakikatını idrâk edebilen akıl, zekâ, zeyreklik, ahmaklık fitrîdir. Yani yaratılıştandır. Ahmak insan kendisini aldanmaktan koruyamaz. Akıl ve fehm, insanın yaratılışında bulunur. Yaratılışlarında akıl ve fehimden (anlayıştan) mahrum olanlar, bunları sonradan temin edemezler. Ancak bunların asılları kimde varsa, o, tecrübe ve denemelerle bunları inkişâf ettirebilir, geliştirebilir. Demek ki bütün saadetlerin esâsı, akıl ve zekâdır. Tirmizî'nin "Nevâdir"inde rivâyet edildiğine göre şânı yüce olan Allah, kulları arasında aklı parça parça taksim etmiştir. Akl-ı selîm sahibi aklını, doğrulukta, olgunluk yolunda kullanan insandır. İlâhî bir vergi, rûhânî bir nur olan aklın mahiyeti, görülebilen maddî bir varlık olmadığı için, tam olarak bilinememektedir. İlâhî bir sır olan aklın mahiyeti de ebediyyen anlaşılamayacaktır. Mâhiyeti ne olursa olsun, insan, akıl ile ilim ve tekniği keşfeder. Aklı olmayan varlık, mükellef değildir. Din akla hitap eder. Allah'ın varlığını bilmek ve onu isbat etmek, ancak akılla olur. Ne var ki akıl her şeyi kavrayabilecek güçte değildir. İnsandan bir cüz olduğu için, insanın diğer uzuv ve kuvvetleri gibi sınırlı ve kusurludur. Belirli bir sınır içerisinde hükmünü yürüten akıl, fizik ötesindeki bir çok hakikati kavrayamaz, dinin birçok gerçeklerini bilemez. Bu hakikatler ise ancak vahiy yolu ile bilinebilir. Dinin bildirdiği gerçekleri ancak akıl ile anlayabiliriz. Gerçekler akıl ile bağdaştığı halde, gerçek olmayanlar da daima akıl ile çelişki halindedir. Bu nedenle akıl, hak ve gerçek din olan İslâm ile dâima birlik ve yardımlaşma halindedir.[622]
......
TWİTTER ADRESİM:
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
BLOGEER ADRESİM:
http://huseyin-meric.blogspot.com/
NETLOG ADRESİM:

kaynak:İKRA İSLAM ANSİKLOPEDİSİ:
[617] Râgıp el-İsfahânı, Müfredât, 342.

[618] İbn Mace, Zühd, 31.

[619] el-Bakara, 2/163.

[620] en-Nûr, 24/35.

[621] eş-Şûrâ, 42/52; el-En'am, 6/122.

[622] Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/83-85.