30 Eylül 2011 Cuma

((...CENNET VE CENNETLİKLERİN ÖZELLİKLERİ ...))

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........
SEVGİLİ DİN KARDEŞLERİM HEPİNİZİN CUMA GUNUNUZU YÖREKTEN TEBRİK EDERİM.RAHMAN HAYİRLARA VESİLE KILSIN.AMİN.KONUMUZA GELELİM..
...
CENNET VE CENNETLİKLERİN ÖZELLİKLERİ

Muhterem Müslümanlar!

Cennet, Yüce Allah’ın mümin kulları için hazırladığı ve çeşitli nimetlerle donattığı ebedî mutluluk yurdudur. Mutlak adalet sahibi olan Cenab-ı Hak, bu imtihan dünyasında başarılı olanları cennetiyle ödüllendirecek, yapılan hiçbir iyiliği karşılıksız bırakmayacaktır. Cennet ve Cehennem bu fani dünyayı anlamlı kılan ebedî mekânlardır.

Yüce Rabbimiz, cennete talip olan mü’minleri şöyle uyarmaktadır: “Rabbinizin mağfiretini, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için hazırlanmış bulunan ve genişliği gökler ve yerler kadar olan cennetini kazanmada yarışınız.”[1]

“İman edip salih ameller işleyenleri, içlerinden ırmaklar akan, ebedi olarak kalacakları cennetlere koyacağız. Allah’ın va’di gerçektir. Allah’tan daha doğru sözlü kim vardır?”[2]

Değerli Mü’minler!

Ahiret ve cennet hayatına ait bilgiler, Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i şeriflerde yer almaktadır. Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’in muhtelif âyetlerinde cennetin ve cennetliklerin özelliklerini bize şöyle tasvir etmektedir:

“(Cennette) onların altlarından ırmaklar akar. Kalplerinde (dünyadan kalma) kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: “Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.” Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız diye seslenilir.”[3]

Ra’d suresinde cennetliklerin vasıfları şöyle sıralanıyor:

“Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getirenler ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın gözetilmesini emrettiği haklara riayet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkan kimselerdir. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için, dünya yurdunun (güzel) sonucu vardır. Bu sonuç da Adin cennetleridir. Atalarından, eşlerinden ve çocuklarından salih olanlarla beraber oraya girerler, melekler de her bir kapıdan onların yanlarına varırlar ve ‘sabretmenize karşılık selam sizlere! Dünya yurdunun sonucu (cennet) ne güzeldir!’ (derler)”[4].

Mü’minûn suresinde de cennetlik mü’minler şöyle tanıtılıyor: “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermişlerdir. Onlar namazlarında huşu içindedirler. Boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, zekatı verir, iffetlerini korurlar. Onlar, emanetlerine ve ahidlerine riayet eder ve namazlarına devam ederler. İşte bunlar varis olanların ta kendileridir. Bunlar, firdevs cennetine varis olur ve onlar orada ebedî kalırlar”[5].

Aziz Cemaat!

Cennete girmek, Yüce Allah’ın cemalini seyretmek, büyük bir nimettir. Kur’an-ı Kerim’de: “O gün bazı yüzler aydındır. Rablerine bakarlar”[6] buyrulmaktadır. Ancak bütün bu nimetlere ermeye vesile olan Allah’ın rızasını kazanmak, daha büyüktür. Nitekim Yüce Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür[7]”.

Mahşer günü hesabını kolay verip yüzü ak çıkmak cennete girmek ve Yüce Rabbinin cemaliyle müşerref olmak ne güzeldir.
OKUDUĞUNUZ İÇİN RABBIM RAZI OLSUN.
--------------------------------------------------------------------------------

[1] Âl-i İmran, 3/133
[2] Nisâ, 4/122
[3] A’raf, 7/43
[4] Ra’d, 13/20,21,22,23,24.
[5] Mü’minûn, 23/1-11.
[6] Kıyamet, 75/22,23.
[7] Tevbe, 9/72.

28 Eylül 2011 Çarşamba

((.....FUHUŞ VE ZİNÂ...))

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........
FUHUŞ VE ZİNÂ

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَاللاَّتِي يَأْتِينَ الْفَاحِشَةَ مِن نِّسَآئِكُمْ فَاسْتَشْهِدُواْ عَلَيْهِنَّ أ َرْبَعةً مِّنكُمْ فَإِن                     شَهِدُوا فَأَمْسِكُوهُنَّ فِي الْبُيُوتِ حَتَّىَ يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْتُ أَوْ يَجْعَلَ اللّهُ لَهُنَّ سَبِيلاً             

وَاللَّذَانَ يَأْتِيَانِهَا مِنكُمْ فَآذُوهُمَا فَإِن تَابَاوَأَصْلَحَا فَأَعْرِضُواْ عَنْهُمَا إِنَّ اللّهَ كَانَ تَوَّاباً رَّحِيما       
“Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara karşı aranızdan dört şâhit getirin. Eğer şâhitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin. İçinizden fuhuş yapan her iki tarafa cezâ verin; eğer tevbe eder, uslanırlarsa artık onlara cezâ verip eziyet etmekten vazgeçin. Çünkü Allah tevbeleri çok kabul eden ve merhamet edendir.” (4/Nisâ, 15-16)

“Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’miinlerden bir grup da onlara uygulanan cezâya şâhit olsun.” (24/Nûr, 2)
..
Fuhuş; Anlam ve Mâhiyeti


Fuhuş; Çirkin davranış, gayr-i meşrû' cinsel ilişki, zinâ demektir. Gerek söz ve gerekse fiillerdeki her türlü çirkinliği, edepsizliği, hayâsızlığı, söz ve davranışlarda sınırı aşmayı kapsayan bir tâbirdir. Her türlü ahlâksızlık, homoseksüellik, kötü huyluluk, çıplaklık, açıklık, terbiyesizce konuşma ve cimrilik, kısacası; Allah'ın, yapılmasını veya söylenmesini yasakladığı her şey bu kelimenin şumûlüne girer. Ayrıca, bu ahlâksızlıkları, toplum içinde yaymak veya yaymaya çalışmak; örneğin, müstehcen hikâye ve romanlar, bu türden tiyatro oyunlarıyla sinema filmleri, çıplak resimler, kadınların ortalıkta açık saçık dolaşması, karşı cinslerin birbirleriyle diledikleri şekilde eğlenmeleri aynı şekilde fuhuş teriminin kapsamına girer.

Fâhişlik; sözde, fiilde yahut sıfatta olur. Meselâ çok uzun bir kimseye, bu yüzden "fâhiş derecede uzun" denir. Ancak bu kelime, daha çok konuşma için kullamlır. Ağzı bozuk, kötü huylu insanlara "fâhiş"; başkalarını güldürmek için açık-saçık söz sarfeden kimselere de "mütefahhiş" ya da "mütefâhiş" denilmektedir (İbn Hacer el-Askalânî, 'Fethu'l-Bârî bi-Şerh-i Sahîh-i Buhâri', X, 371).

Yine Buhârî'de, Abdullah İbn Amr, Muâviye ile Kûfe'ye geldiğinde, Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sözederek, "O, asla nefâhiş (çirkin sözlü, kötü huylu), ne de mütefahhiş (müstehcen konuşan) değildi. O; 'En hayırlınız, ahlâkı en güzel olanınızdır' derdi" diye zikreder (Buhârî, Edeb, 38).

Genelde zinâ eden kadınlara fâhişe denildiği halde, Kur'an, yukarıda anılan günâhların tümünü bu isimle adlandırmıştır. ''Onlar, fena bir şey (fâhişe) yaptıklarında veya nefislerine zulmettiklerinde, Allah'ı anarlar, günâhlarının bağışlanmasını dilerler...” (3/Âl-i İmrân, 135) ve "Babalarınızın evlendikleri kadınlarla evlenmeyin -geçmişte olanlar geçmiştir- çünkü o, çok çirkin (fâhişe) ve iğrenç bir şeydi. Ne fenâ âdetti o" (4/Nisâ, 22).

Yukarıdaki iki âyette de görüldüğü gibi, insanların işledikleri günâhların tümünü "fâhişe" diye isimlendirmek mümkündür. Çevremizde zinâ eden kadınları, bu ad ile adlandırmak yaygın ise de, kelimenin şümûlü bundan çok daha geniştir. Nitekim, Peygamber (s.a.s.)'in hanımları, kendisinden dünyalık bazı isteklerde bulunmuşlar ve bunda ısrar etmişlerdi. Bunun üzerine inen âyet-i kerime onları eleştirmiş, hatta onları (akabinde boşanma vukû bulacak) dünya ziynetini yahut Allah'ı ve Rasûlünü (dolayısıyla âhireti) tercih etmelerinde serbest bırakmıştır. Onlar da ikinci şıkkı, yani âhireti tercih etmişlerdi. Daha sonra inen âyet, bundan böyle Allah'a ve Rasûlüne karşı işleyecekleri günâhların cezâsının büyüklüğünden sözeder. şöyle ki: "Ey Peygamber hanımları, sizden kim açıktan bir terbiyesizlik (fâhişe) yaparsa, onun azâbı iki kat olur. Bu, Allah'a göre kolaydır" (33/Ahzâb, 30). Bu âyetteki "fâhişe" sözü, genel anlamda günahı ifâde etmekle birlikte; yukarıda anlatılan olaydan, özel olarak da Hz. Peygamber'e, dolayısıyla Allah'a karşı gelmeyi ifâde etmektedir.

"Fâhişe" sözünün, zinâ anlamında da kullanıldığını Kur'an'da müşâhede etmekteyiz: "Zinâya yaklaşmayınız; çünkü o, açık bir kötülük (fâhişe), çok kötü bir yoldur" (17/İsrâ, 32) âyetinde zinâ, fâhişe sözüyle ifâde olunmuş iken; ''Kadınlarınızdan zinâ edenlere (fâhişe işleyenlere) karşı aranızdan dört şâhit getirin. Onlar şehâdet ederlerse, ölünceye kadar veya Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun..." (4/Nisâ, 15) âyetinde, "fâhişe" ile zinâ kasdedilmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in aşağıdaki hadisinden de, "fâhişe" sözü ile zinânın kasdedildiğini anlayabiliyoruz. "Bir milletin içinde zinâ (fâhişe) ortaya çıkıp nihâyet o millet, bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka bulaşıcı (tâun) ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vuku bulmamış hastalıklar yayılır." (İbn Mâce, Fiten 22)

Hz. Lût'un (a.s.) kavmi arasında yaygın olduğundan, "lûtîlik" diye (çok hatalı olarak) bilinen "livâta", yani "homoseksüellik", fâhiş günâhlardan sayılmış ve bu suçu işleyenlere çok büyük cezâlar verilmiştir. Kur'an bu çirkin hayâsızlığı işleyenleri Lût'un (a.s.) dilinden şöyle kınamaktadır; "Lût da hani kavmine demişti ki; 'siz, açıkça gördüğünüz halde, yine de o çirkince utanmazlığı (fâhişe) yapacak mısınız?" (27/Neml, 54)

Cenâb-ı Allah, ister zinâ olsun ister diğer günâhlar olsun fuhşun her türlüsünü; gizlisini de açığını da yasaklamıştır: "Favâhişin (her türlü kötülüğün) açığına da gizli olanına da yaklaşmayın...'' (6/En'âm, 151) buyurmakla yalnız "fevâhiş"i işlemeyi yasaklamakla kalmıyor, ona yaklaşmayı dahi haram sayıyor. Allah korunmak isteyeni şüphesiz koruyacaktır; korunmak istemeyenin de, hâliyle Allah'a sunacağı bir mâzereti olmayacaktır.

Yukarıdaki âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında, Abdullah İbn Abbâs'tan, Hasan-ı Basri'den ve Süddî'den bize gelen bilgilere göre, alenî zinâ çirkin görülürdü de, gizli zinâ ayıplanmazdı. Bu âyet-i kerîme, zinânın alenî olanını da gizlisini de yasakladı. Hatta iki 'fuhşun' ikisi de nehyolunduğu gibi âyet-i kerîmede; "bunlara yaklaşmayınız" buyurulduğuna göre, zinâyı çağrıştıran, zinâya götüren her türlü yollar ve vâsıtalar da haram kılınmıştır (Buhârî, Tecrid-i Sarîh Tercemesi, XI, 104).

"Onlar, bir kötülük (fâhişe) işlediklerinde 'biz atalarımızı bunun üzerinde bulduk, Allah da bunu bize emretti derler'. De ki: 'Şüphesiz Allah, kötülüğü (fahşâyı) emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah'a karşı mı söylüyorsunuz?" (7/A'râf, 28); Halbuki "şeytan, size ancak kötülüğü, hayâsızlığı (fahşâyı) ve Allah'a karşı bilmeyeceğiniz şeyleri söylemenizi emreder." (2/Bakara, 169)
okuduğunuz Rahman razı olsun.Lutfen paylaşınız

27 Eylül 2011 Salı

..............(KONUMUZ:AHİD.........

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVET EDİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
..............(KONUMUZ:AHİD.........
AHİD

"Onlar öyle fâsıklardır ki, kesin söz verdikten sonra Allah'a verdikleri ahidlerinden/ sözlerinden dönerler. Allah'ın, ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesad çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır." (2/Bakara, 27)
....
İslam Ahlâkında Ahid

Ahid ve va'd (vaad) terimleri, genellikle eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak Kur'an-ı Kerim'de va'd ve bundan türemiş olan kelimeler, "Allah'ın iman eden ve salih ameller yapan insanlara maddî ve manevî ecir ve mükâfat vereceğini bildirmesi" manasında geçer. Ahid kelimesi ise, ahlâkî kavram olarak genellikle "birine söz verme, vaad ve taahhütte bulunma, anlaşma yapma" manalarında kullanılmıştır. Hadislerde de bu manalar, hem ahid ve hem de va'd kavramlarıyla ifade edilmiştir.

Kur'an'da iman, yalnızca zihnî bir inanma değil; bunun yanında kişinin dinî naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü olarak değerlendirilmek suretiyle iman ile ahid arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur. Böylece Kur'an'a göre ahde vefâ, iman ederek Allah ile ahidleşmiş ve bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına sokmuş olan mü'minin ahlâkî bir borcudur. Bu sebeple Kur'an ahdin önemi üzerinde ısrarla durmuştur. İster Allah'a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük için ehliyet şartlarını taşıyan bir insanı borçlu ve sorumlu kılar. İslam ahlakında bu sorumluluğun yerine getirilmesine "ahde vefâ" veya "ahde riâyet" denir ki, her iki tabir de Kur'an'dan alınmıştır (bkz. 2/Bakara, 177; 23/Mü'minûn, 8). "Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak" gibi anlamları içine alan ahde vefâ veya kısaca vefâ, İslam ahlakının en önemli prensiplerinden biridir. Ahlakçılara göre ahde vefâyı yüksek bir fazilet haline getiren husus, kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini verdiği söze bağlı hareket etmek zorunda hissetmesidir.

Kur'an-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde kâmil/olgun mü'minlerin vasıfları sayılırken, onların ahde vefâ gösterme özelliklerine işaret edilir (bkz. 23/Mü'minûn, 8; 70/Meâric, 32). Kur'an'da ahde vefâ ile ilgili ayetlerde, kendileriyle yapılmış antlaşmaların hükümlerine riayet ettikleri müddetçe, müslüman olmayan taraflara dahi verilen söz istikametinde uygulamada bulunulması emredilmektedir (bkz. 9/Tevbe, 1, 4, 7). Diğer ahlâkî faziletlerde olduğu gibi ahde vefâ göstermede de ümmeti için örnek bir yaşayış sürdürmüş olan Hz. Peygamberimiz'in Hudeybiye Antlaşması'ndan hemen sonra, yanındaki müslümanların itirazlarına rağmen, kendisine sığınan Ebu Cendel'i antlaşmanın gereği olarak müşriklere iade etmesi, O'nun verdiği söze bağlılığının en canlı örneklerinden birisidir. O'na "el-Emîn" sıfatının düşmanları tarafından bile verilmesinin, kendisinin ahde vefâ ve emanete riayet faziletine kemaliyle sahip bulunmasından ileri geldiği bütün kaynaklarda belirtilmiştir. Nitekim O, konu ile ilgili hadislerinde ahde uygun hareket edilmesini imandan saymış, ahde aykırı davranmayı ise nifak alametleri arasında göstermiştir. Zira sözünde durmamak, sözüne güvenilmez olmak, imanın özünde bulunan sadakat kavramı ile çelişmektedir. Halbuki gerek Kur'an'da (bkz. 2/Bakara, 177), gerekse hadislerde ahde vefâ ile sadakat arasında kopmaz bir bağ bulunduğu belirtilmiştir.

İnsanların toplum hayatının gereği olarak birbirleriyle yaptıkları sözleşmelerin esaslarına uygun hareket etmelerinin, verdikleri sözleri mutlaka yerine getirmelerinin önemi üzerinde ısrarla duran İslam ahlakçıları, bu konuyu ekseriyetle "dilin âfetleri" başlığı altında incelemişlerdir. Ahlakçılar, herhangi bir vaadde bulunurken, ileride ahde vefâ göstermeyen bir kişi durumuna düşmemek için, yerine getirilemeyecek hususlarda düşünmeden hemen "evet" demek yerine, söz veren tarafın ahdini yerine getirmesini engelleyen meşrû bir sebebin baş gösterebileceğini dikkate alarak, sözün ardından, "inşallah" denilmesini tavsiye etmişlerdir. (6)  

Ahde vefâ bir ahlak kuralıdır. Bu kaideye uyan, Allah'a verdiği ahde riayet eden, bu şuura varan kimseyi Allah sever ve ikramına nail eder. Fakat Allah'ın ahdini ve verdiği yeminleri az bir pahaya değiştiren bir kimsenin ahirette hiçbir nasibi yoktur. Allah'ın indinde hiçbir değere sahip değildir. İnsanlar arasında da kimse ona değer vermez ve onu tezkiye edip temize çıkaracak kimse de olamaz. Ahde vefâ ve diğer hususlardaki ahlakî kaide şudur ki; önce bütün ilişkilerde sorumluluk, Allah'a karşı olmalıdır. Öyle ise, Allah'ın gazabını icap ettiren hareketlerden sakınıp, rızasına nail olmaya çalışmak lazımdır. Bu konuda menfaat duygusu, yani basit kişisel çıkar hiçbir zaman ölçü olamaz. Toplumlar topyekün sapıtsa, hak yolundan ayrılsa bile mü'min için değişen hiçbir şey olmaz. Bu kural yine olduğu gibi kalır. Zira bu, Allah tarafından hükmedilmiştir. Rasulullah müşrik bir toplumda bile bu kaideye uymuştur. Bu kural, Allah'ın rızasını celbedecek, takvasını kazanacak bir ahlak kaidesidir.

Bütün Ademoğullarının Allah'a verdikleri bir sözü vardır. Allah ile yaptıkları bir ahidleri vardır. Bu antlaşma gereğince Adem'in bütün zürriyetinin Allah'a inanmak, O'nun yüce uluhiyeti için gerekli kulluk vecibelerini bilmek ve yerine getirmek mecburiyeti vardır. Allah'a iman akdi, O'nun uluhiyet ve rububiyetini itiraf etmek, bu itirafını kâmil bir kulluğu gerektiren vecibelerini bilmek, mutlak bir itaat, derin bir teslimiyet ve şümullü bir kabullenmedir. İşte Allah Teala yeryüzünün hilafet anahtarını önce Hz. Adem'e teslim etmiştir. Bu hilafet, ancak Allah'a teslimiyet ile O'na tâbi olmaya bağlı bir hilafettir. Bunun tersi ise hilafet akdine muhalefettir.

İnsanlar arası ilişkiler güven unsurunun hâkim olabilmesi için verilen ahde vefâ göstermek şarttır. Bu güven kazanılmadan sıhhatli bir toplumun oluşması mümkün değildir. Onun için İslam, ahde vefâ prensibinde son derece titiz davranır ve bu hususta asla müsamaha göstermez. Zira ahde vefâ, toplum hayatını birbirine bağlayan en kuvvetli bağdır. Bir toplum ahde vefâ prensibine riayet etmezse, o toplum kısa ömürlü olmaya mahkûmdur. (7)
OKUDUĞUNUZ İÇİN ALLAH C.C. RAZI OLSUN.

SEVGİLİ KARDEŞELRİM NETLOGDA BİR ARKADAŞIMIZ İLE 1 PAYLAŞIMIMIZ BUYRUNUZ

SEVGİLİ KARDEŞELRİM NETLOGDA BİR ARKADAŞIMIZ İLE 1 PAYLAŞIMIMIZ BUYRUNUZ OKUYUNUZ.SİZLER İLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

zamiraabdullikorance
  në linjë   femër - 38 vjeç, Albania
....
ONDAN GELEN:
Mirembrema i nderuar miku im me i miri!Ju falenderoj nga zera per keto ajete kaq te bukura te Kuranit Qofshin Bekuar!Qe me keni derguar!Do ju jeme mirenjohese deri kure te vdes per miresine e papertuar qe keni bere per mua!Zoti i madhe e Perendia Jua shperblefte me te mira,ne jeten tuaj e te familjes,e cfar te keni per zemer!Ju falenderoj dhe nje here ne emer te Allahut..Zamira Tirane Shqiperi!

 JU URON FAMILJA KORANCE TIRANE!

 JU JENI MIKU ME I MIRE DHE UNE PO JU DERGOJ KETE VIDJO ME ZEMER E ME DESHIRE!
...ÇEVİRİSİ:
Mirembrema en iyi arkadaşım olan onur ben çok mutlu Kur'an bu güzel ayetler için giriş teşekkür! Gönderdiğiniz bu! Sen bana büyük bir Rabbim yapmış olduğumuz papertuar nimet tedavi için ölmek minnettar Jeme yapın Tanrı size doğrusunu en iyi ödül ile, aile hayatında ve ne kalp var! ve Allah adına bir kez teşekkür etmek .. Zamira Tiran Arnavutluk!

  TİRAN KORANCE SİZ AİLE tebrik!

  SİZE EN İYİ ARKADAŞ ARE ve kalp ve arzu ile bu VIDJO göndermek!
....BİZİM CEVABİMİZ TÜRKÇEYE ÇEVİRİLMİŞ MESAJIM:
merhaba güzel arkadaşıM

zamiraabdullikorance
  në linjë   femër - 38 vjeç, Albania
 özelikle mesajınız için çok teşekür ederim
lutfen af ediniz geç cevap yazdığım için
sevgili saygıdeğer güzel arkadaşım tabiki islam dinimiz insanlığın kurtuluşu için Allah tarafından sevgili peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (s.a.v) aracılığı ile bizlere gönderilmiş
bizler birbirimizi anlamamız insan hakları hatta hayvan hakları ile ilgili dünyada ne varsa hepsini içine alan kutsal bir kitapdir bu kitap sadece biz müslümanlara değil Allah tarafından yaratılan tüm insanlığa gelmiş
güzel arkadaşım
bizler bunu okumalı okuduğumuzu kendimize ailemize ve çocuklarımıza öğretmeliyiz
çünkü yarın yüce Allah ölümden sonra bizleri sorguya alacak soracak en son din sizlere geldi
ismi islamdi
en son peygamber ve onunla sizlere kur'ani kerim
gönderildi
bizler yok duymadık bilmeyiz haberimiz yoktu diyecek durumda olmayız
bundan dolayı bu gelenler sadece dünya hayatında öğrenebileceğimiz ve uygulamaya koyacağımız görevlerdir
onun  için nerde olursak olalım hemen islam dinimizi araştırıp öğrenmeli ALLAH tarafından gönderilen mesajları okumalıyız ölüm gelemden önce.
sevgili saygıdeğer arkadaşım sizlere tekrar kur'andan ayetler gelecek
 okursunuz okuduğunuzu lutfen paylaşınız
bizleri arkadaşlarınzıa tavsiye ediniz
özelikle iman etmek gerekir
zaten kim olursa olsun önce ALLAH a daha sonra Hz Muhammed Mustafa(s.a.v) e ve kr'ani kerime muhakka iman etmesi gerekir yoksa imansız olarak ölür ebedi cehennemde kalır
sizlere ülkemden en kalbi duygularım ile binlerce selam ve saygılar sunarım
buyrunuz kur'ani kerime kulak verelim.
......

74-MÜDDESSİR

1 - Ey örtüsüne bürünen (Peygamber)!

2 - Kalk artık uyar.

3 - Sadece Rabbini yücelt.

4 - Elbiseni temizle.

5 - Pislikten sakın.

6 - Yaptığını çok görerek başa kakma.

7 - Rabbin için sabret.

8 - O sûra üflendiği zaman,

9 - İşte o gün pek zorlu bir gündür.

10 - Kâfirler için hiç kolay değildir.

11 - Tek olarak yarattığım o kimseyi bana bırak.

12 - Hem ona bol servet verdim.

13 - Hem göz önünde oğullar verdim.

14 - Hem ona büyük imkânlar sağladım.

15 - Sonra da şiddetle arzu eder ki daha da artırayım.

16 - Hayır, çünkü o bizim âyetlerimize karşı bir inatçı kesildi.

17 - Ben onu dimdik bir yokuşa sardıracağım.

18 - Çünkü o bir düşündü, ölçtü, biçti.

19 - Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti.

20 - Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti.

21 - Sonra baktı.

22 - Sonra kaşını çattı, surat astı.

23 - Sonra arkasını döndü ve büyüklük tasladı.

24 - "Bu, dedi, başka değil öğretilegelen bir sihirdir."

25 - "Bu, sadece bir insan sözüdür."

26 - Ben onu Sekar'a (cehenneme) sokacağım.

27 - Bilir misin sen, nedir o sekar?

28 - Ne geriye bir şey kor, ne bırakır.

29 - Durmadan derileri kavurur.

30 - Üzerinde ondokuz (melek) vardır.

31 - Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, iman edenlerin de imanı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: "Allah bu misalle ne demek istedi?" desinler. İşte böyle, Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar için uyarıdan başka bir şey değildir.

32 - Hayır, andolsun aya,

33 - Döndüğü an o geceye,

34 - Ve açtığı sıra o sabaha.

35 - Kuşkusuz o Sekar, büyük belalardan biridir.

36 - Uyarmak için insanları..

37 - İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak isteyen kimseleri..

38 - Her nefis kendi kazancına bağlıdır.

39 - Ancak amel defterleri sağından verilenler hariç.

40 - Onlar cennettedirler, sorup dururlar.

41 - Suçluların durumunu.

42 - "Nedir sizi Sekar'a sokan?" diye.

43 - Suçlular der ki: "Biz namaz kılanlardan değildik."

44 - "Yoksula da yedirmezdik."

45 - "Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik."

46 - "Ceza gününü yalanlardık."

47 - "Nihayet bize ölüm gelip çattı."

48 - Artık onlara şefaatçilerin şefaatı fayda vermez.

49 - Şimdi o Kur'ân'dan yüz çevirirlerken ne mazeretleri var?

50 - Sanki onlar ürkmüş yaban eşekleri.

51 - Arslandan kaçmaktalar.

52 - Hayır, onlardan her kişi kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor.

53 - Yok, yok onlar ahiretten korkmuyorlar.

54 - Hayır, hayır, O kur'ân kuşkusuz bir öğüttür.

55 - Dileyen onu düşünür.

56 -Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O'dur, bağışlayacak da.
okuduğunuz için teşekür ederim sevgimiz ALLAH için daim olması dileğim ile


26 Eylül 2011 Pazartesi

((.....ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ...))

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVET EDİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............KONUMUZ UZUNDA OLSA OKUYUNUZ OKUTUNUZ TEŞEKÜR EDERİM...

ÂİLE VE EŞLERİN GEÇİMİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاء بِمَا فَضَّلَ اللّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنفَقُواْ

مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِّلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللّهُ وَاللاَّتِي

 تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ

أَطَعْنَكُمْ فَلاَ تَبْغُواْ عَلَيْهِنَّ سَبِيلاً إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيّاً كَبِيراً  وَإِنْ خِفْتُمْ شِقَاقَ

 بَيْنِهِمَا فَابْعَثُواْ حَكَماً مِّنْ أَهْلِهِ وَحَكَماً مِّنْ أَهْلِهَا إِن يُرِيدَا إِصْلاَحاً يُوَفِّقِ اللّهُ بَيْنَهُمَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلِيماً خَبِيرا

“Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların kavvâmıdır (yöneticisi ve koruyucusudur). Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de nâmuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin âilesinden bir hakem ve kadının âilesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur. Şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır." (4/Nisâ, 34-35)
.....

Âile; Anlam, Mâhiyet ve Önemi

Âile: Nesep veya evlilikle bir araya gelmiş, ana-baba ve çocuklardan oluşan topluluk demektir. Büyük baba, nine, torunlar da âile tanımı içine girdiğinden onlar da âilenin bir parçasıdırlar.

Kadın ve erkeğin birbirlerine karşı duydukları his, arzu, duygu ve meyiller Sünnetullah gereğidir (3/Âl-i İmrân, 14). Allah Teâlâ insana, yaratılışındaki fıtrata uygun olarak bu duyguları vermiş, yalnız bu meyillerin tatmin yolunu da belli prensiplerle sınırlamıştır. Bu sınırlar, Kur’an ve Sünnete uygun evlenmelerdir. İslâm'a uygun olmayan evlenme, ilişkiler ve meyiller yasaklanmıştır.

Evlilik, eşler arasında maddî ve mânevî tatmini sağladığından sükûnet ve rahatlık unsurudur. Neslin devamı ve gelişebilmesi için evlilik müessesesine ihtiyaç vardır. Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te belirlendiği şekilde olmadıkça sağlam bir âile yuvası kurulmasından söz edilemeyeceği gibi, doğan çocukların da meşrû olacağı düşünülemez.

İlk âileyi ilk insan Hz. Âdem (a.s.) ile Hz. Havvâ kurmuştur. O zamandan beri âile müessesesi olgunlaşmış ve gelişmiştir. Bununla beraber, toplumların, ekonomik durumun, iklimin etkisiyle çeşitli âile tipleri meydana gelmiştir.

Âile ana-baba, çocuklar, biraz daha geniş anlamıyla karı-kocanın akrabâsından oluşur.

İslâm âilesinin kurulması için ilk şart, evleneceklerin mü’min bir erkekle mü’mine bir kadın olması, birbirleriyle sıhriyetin Kur'an'da yasaklananlardan olmaması gerekir. Kur'an'da; anne, baba, kızlar, oğullar, kardeşler, teyzeler ve yeğenlerle evlenmenin haramlığı ile süt kardeşler arasındaki evliliğin yasak olduğu hükme bağlanmıştır. Yine Kur'ânî hükme göre hala ve amca ile evlenmek yasaktır. İslâm'ın getirdiği hükümler, iki kız kardeş ve hanımın yeğenini bir arada nikâhlamayı yasakladığı gibi, hanımın vefatından sonra bunların nikâhlanabileceğini de mümkün kılmıştır. Hala ve amca çocuklarının evlenmeleri ise helâl kılınmıştır. Çocukların eşleri ile kayınvâlide, üvey anne ve üvey baba ile ve evli kadınlarla evlenmek haramdır.

"Sizlere, analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz kardeşlerinizin kızları, kız kardeşlerinizin kızları, sizi emziren süt anneleriniz, süt kardeşleriniz, karılarınızın anneleri, kendileriyle gerdeğe girdiğiniz kadınlarınızın yanında kalan üvey kızlarınız -ki onlarla gerdeğe girmemişseniz size bu engel yoktur-, öz oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeş bir arada olmak sûretiyle evlenmek size haram kılındı. Geçmişte olanlar geçmiştir. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.”; “...Evli kadınlarla evlenmeniz de haram kılındı." (4/Nisâ, 23-24)

Âilenin huzurlu olması için, âileyi oluşturan bireylerin birbirlerine karşı görevlerini yerine getirmeleri gerekir. Bu görevler şöyle özetlenebilir:

a- Karı-kocanın birbirlerine karşı görevleri: Karı-koca birbirlerinin bazı eksiklerini, kusurlarını görmezlikten gelmeli, nâmus ve iffetlerini korumalıdırlar. Böylece bütünleşerek âile saâdetini sağlamalıdırlar. Dinimiz âile reisi olarak erkeği tanır: "Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdir." (4/Nisâ, 34) âyeti bunu ifâde eder. Çünkü erkekler kadınlardan daha güçlü olarak yaratılmışlardır. Âilesinin geçimini sağlamak erkeğin görevidir. İslâm buna o kadar önem verir ki, bir erkeğin Allah rızâsını gözeterek âile fertlerine yaptığı harcamayı sadaka kabul eder (Riyâzu's-Sâlihîn, I, 331).

Kocanın hanımına karşı hak ve görevlerini hadisler ışığında şöyle sıralayabiliriz: Bir kimse hanımına iyi davranmalı, onu kırmamalı, kaba davranışlardan sakınmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Ey ümmetim! Kadınlara hayırla muâmele etmenizi tavsiye ederim. Çünkü onlar sizin emriniz altındadır. Fazla tahakküme hakkınız yoktur. Ancak açıktan fuhuş irtikâp etmiş olsalar o zaman durum değişir." (Riyâzu's-Sâlihîn, I/319)

Koca, hanımına hanım da kocasına ilgi göstermeli, saâdeti evlerinde aramalıdırlar. Meşrû olmayan yollara düşmemelidirler. İffet ve nâmus konusunda titiz davranmalıdırlar: "Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını zinâdan korusunlar." (24/Nûr, 30) âyeti bunu ifâde eder.

Erkek, hanımına ve çocuklarına dinî emirleri hatırlatmalı, iyi yönde eğitmelidir. "Âilene namaz kılmayı emret" (20/Tâhâ, 132). "Yedi yaşındaki çocuğa namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına vardıklarında (kılmazlarsa) cezâlandırınız." (Riyâzu's-Sâlihîn, I/339)

Koca, kendi mal varlığı ve imkânlarına göre hanımının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyacını gidermekle yükümlüdür (Ebû Dâvud, Nikâh 41). Bu hususta cimrilik ettiği takdirde hanımı ilgili yöneticilere ve yargı makamlarına başvurup durumunu anlatabileceği gibi, kocasına danışmadan onun malından harcama yapabilir. Koca, hanımına asla “çirkinsin” dememeli, yaptığı işte sürekli kusurlar aramamalı (İbn Mâce, Nikâh 3), hanımını asla dövmemeli (Buhârî, Nikâh 93), hanımını sürekli zan altında tutup onu gizlice tâkip etmeye kalkışmamalıdır (Müslim, İmâre 56).

Hanımının kocasına karşı görevlerine gelince; hanım, âilenin reisi olan kocasına karşı bütün meşrû ve İslâmî meselelerde itaat eder. Kadın eşinin malını âilesinin her türlü sırrını, nâmusunu, çocuklarını korumalıdır. Kadın durup dururken kocasından boşanmayı istememelidir. Çok zor durumda kalmadan kocasından ayrılmak isteyen kadına Cennet kokusu haramdır (Ebû Dâvud, Talâk 18). Kadın kocasından izinsiz olarak evinden dışarı çıkmamalıdır (Buhârî, Nikâh 116).

Kadının kocasını memnun etmesi onun en önemli görevidir. Bu konuda Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Herhangi bir kadın, kocası kendisinden râzı olduğu halde ölürse Cennet'e girer." (Riyâzu's-Sâlihîn, I/326). Yine başka bir hadislerinde Rasûlullah Efendimiz: "Kadın kocasının yatağını (ma’zeretsiz) terkederek gecelerse, o kadına melekler sabaha kadar lânet ederler." (Aynı eser, 323) buyurmuşlardır. Kadın kocasına olgun ve iyi davranmalı, zenginliği ve güzelliği ile övünmemeli, ev işlerini düzenlemeli, çocuklarına bakmalı, kocasının malını israf etmemelidir (S. Buhârî, Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, V/174).

b- Anne babanın çocuklarına karşı görevleri: Anne ve babanın ilk görevi, çocukların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: "Bir adamın hayır için harcadığı paranın en faziletlisi, âilesine sarfettiği parayla, Allah yolunda kullanacağı atı için verdiği ve bir de Allah rızâsı için (mücâhid) arkadaşlarına sarfettiği paradır " (Riyâzu's-Sâlihîn, I/329)

Çocukların ihtiyaçları temin edilirken ne israfa kaçılmalı, ne de cimrilik yapılmalıdır. Her iki husus da dinimizin uygun görmediği şeylerdir.

Anne-baba çocuğunu güzel terbiye etmeli, anlayamayacağı bilgilerden ona bahsetmemeli, eğitimde basitten mürekkebe (karmaşığa) gitmelidir. Evvelâ Allah'ı tanıtmalı, imanı kavratmalı, inandırmalı, uygun yaşa vardıklarında da ibâdetleri öğretmelidirler. Ayrıca nelerin iyi, nelerin kötü olduğunu anlatmalı, yeme-içme, oturup-kalkma âdâbını öğretip bunları benimsetmelidir. Bunlar yapılırken, ana-babanın, çocuklarına iyi örnek olmaları gerekir. Çünkü çocuklar daima büyüklerini taklit ederler.

Anne-baba, çocuklarına adâletle davranmalı, onların kıskançlık duygularını kamçılamamalı, kız-erkek ayrımı yapmamalıdır. Anne-baba çocuklarına güzel isimler koymalı, sünnet ettirmeli, İslâmî bilgi ve duygularını geliştirmelidir. Anne-baba çocuklarına sevgi ve merhamet göstermelidir. Peygamber Efendimiz, bir dizine Üsâme'yi, diğer dizine de Hasan'ı oturtur, sonra: "Allah'ım bunlara rahmet ve saâdet ihsan buyur, çünkü ben bunların hayır ve mutluluğunu diliyorum" buyurmuştur (S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 127)

Anne-baba evlenme çağına gelen çocuklarını, temiz ve ahlâklı kimselerle evlendirmelidirler. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Geride kendisine duâ edecek hayırlı bir çocuk bırakan kimsenin amel defteri kapanmaz, kendisine sürekli olarak hayır yazılır." (Ebû Dâvud, Vesâyâ 14).

İslâm âile hukukunun özelliklerine gelince; Evliliğin gâyesi âileye huzur ve mutluluk, toplumda da iyi bir nesil temin etmektir, "Onun (varlık ve kudret) alâmetlerinden birisi de size kendinizden eşler yaratmasıdır, ki siz onlarla huzur ve sükûnete kavuşursunuz. Ve aranıza sevgi ve rahmet koymuştur." (30/Rûm, 21). "Onlar (kadınlarınız) sizin için elbise, siz de onlar için elbisesiniz..." (2/Bakara, 187). İslâm cinsî ihtiyacın tatminini tabii karşılamakla beraber, evliliğin gâyesinin bundan ibâret olmadığını söylemektedir. "Doğuran siyah kadın, doğurmayan güzel kadından daha iyidir", "Evlenin, çoğalın: Çünkü ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı sizinle (çokluğunuzla) iftihar edeceğim" (Avnu'l Ma'bûd Şerh-i Ebû Dâvud, I, 173). Kocanın karısıyla müşterek, yüce ve insanî bir hayat sürmek arzusunun belirtisi olan mehrin sembolik bir şey olması da aynı gâyeye matuftur.

Âilenin mutluluğu çocukların asâleti ve İslâm toplumunun kurtuluşu, evleneceklerin eşlerini seçerken kullandıkları ölçü ile yakından ilgilidir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.s.) şöyle bir ölçü koymuştur: "Kadın dört özelliğinden dolayı nikâhlanır: Malı, asâleti, güzelliği ve dindarlığı; eli toprak olasıca, durma dindarını bul!" (Buhârî, Nikâh 16).

İslâm'da evlilik, gereksiz formalite ve merâsimlerden uzak İslâmî bir akittir. Nikâhın ilân edilmesi, yakın dost ve akrabaya ziyafet verilmesi, tef vb. çalınıp şenlik yapılması güzel telâkki edilmiş, teşvik görmüş, böyle bir dâvete icâbet etmemek hoş karşılanmamıştır (Buhârî, Nikâh 66 vd.).

Evliliğin gerçekleşmesinden itibaren karı-koca, Allah önünde birbirlerinin haklarına uymakla yükümlüdürler. Bu karşılıklı haklar âile reisliği hâriç, eşitlik esasına dayanır. Evlilik kadının şahsiyetini ortadan kaldırmaz, erkeğin hukukî ve sosyal kişiliği eşinin haklarını gölgelemez. Kadın kendi âile ismini taşıyabilir, kendine ait mallar üzerinde tam ve bağımsız bir tasarruf yetkisini kullanabilir.

Karı-koca birbirlerine iyi niyet ve güzel ahlâk ile davranacaklardır. "İyileriniz, âilesine karşı iyi olandır..." (İbn Mâce, Nikâh 50). Ufak tefek huysuzluk, geçimsizlik ve kusurlara sabredecek, yuvanın yıkılmaması için tahammül göstereceklerdir: "...Kadınlara normal ve iyi davranın; onlarda hoşunuza gitmeyen bir şey olursa, belki bir şey hoşunuza gitmediği halde Allah onu birçok hayırla doldurmuştur." (4/Nisâ, 19). Anlaşmazlık büyürse hakeme başvurulacak, hakemler de âilenin devamını sağlayamazlarsa son çare olarak, usûlüne uygun "tedricî boşanma" sistemi uygulanacaktır .

İslâm âile hukuku, dördü geçmemek üzere ve oldukça güç durumlara ve şartlara bağlı olarak erkeğin aynı zamanda birden fazla kadınla evlenmesine izin vermiştir. İlk eş, üstüne evlenilmemesi şartını koşmuş ise ikinci evlilik yapılamayacağı gibi, usûlüne uygun evlenmelerde eşlerin hukuk ve şahsiyetini göz önünde bulundurmak gerekir.

Mânevî ve ahlâkî ilişkiler yanında anne-baba ile çocuklar arasındaki hukûkî münâsebetler de itina ile tanzim edilmiştir. Ehliyet, velâyet ve vesâyet hükümleri babalı veya yetim bütün çocukların durumları ve menfaatleri ile alâkalıdır. İslâm, muhtaç ana babaya çocuklarının bakmasını, erkeğin karısına ve muhtaç olan akrabasına geçim sağlamasını teminat altına almıştır. Nihâyet miras hükümleri de yakından uzağa bütün hısımların, ölenin malı üzerindeki haklarını tesbit etmiştir .

İslâm hukuku, evlilerin zinâsını -şartları tahakkuk ettiği takdirde- ölüm cezâsına çarptırdığı, zinâyı bu ölçüde yasakladığı için, ona götürmesi muhtemel bütün şüpheli yolları tıkamış, kadınlarla erkeklerin karışık eğlenmelerini, yabancı bir erkekle kadının baş başa kalmasını, kadının, yanında bir yakını bulunmadan yalnız başına uzak bir yolculuğa çıkmasını, yabancı kadın ve erkeğin birbirine ısrarla bakmalarını yasaklamıştır. İslâm'da âile düzeninin oturduğu bu temeller, İslâm hukukunun âile anlayışını her hâliyle ortaya koymaktadır. (1)

Kocanın karısı üzerindeki yetkileri de âile birliğini devam ettirme esâsına yöneliktir ve bununla sınırlıdır. İslâm'da kadın, kocası karşısında bağımsız bir kişiliğe sahip olduğu gibi, iktisâdî bakımdan da bağımsızdır: İslâm hukukundaki tek kanunî mal rejimi olan mal ayrılığının tabiî sonucu olarak karı ve kocanın mal varlıkları birbirinden ayrıdır; hâkim görüşe göre kadın, kendi mal varlığında dilediği gibi tasarruf edebilir. Bunun için kocasının rızâsına muhtaç değildir. Ayrıca kadın, erkekler gibi mirasa ehildir. Bu mallar üzerinde de kocasının bir müdâhalesi sözkonusu değildir. Zâten İslâm hukuku bakımından kadın ve erkek esas itibarıyla eşittir. Nitekim bir hadiste kadınlar erkeklerin mülkiyetinde olan bir mal olarak değil; aynı haklara sahip kimseler olarak takdim edilmektedir (Ebû Dâvûd, Tahâret 94; Tirmizî, Tahâret 82; Dârimî, Vudû' 76; Ahmed bin Hanbel, VI/256, 377). Aynı şekilde, kadın olma, kişinin ehliyeti üzerinde de olumsuz bir etki yapmaz; tam ehliyetli sayılmak için kişide bulunması gereken nitelikler bakımından kadın ve erkek aynı durumdadır. Ne var ki, erkeğin toplum hayatında yüklenmiş olduğu ağır yükler, onun hak ve yetki bakımından kadına karşı nisbî bir üstünlüğe sahip olmasını gerekli kılmıştır. Nitekim bir âyet-i kerîmede, "erkeklerin kadınlar üzerinde, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Yalnız erkekler için onlar üzerinde bir derece vardır" (2/Bakara, 228) buyurulmaktadır.

Evlenme sırasında erkek kadına mehir adıyla belirli bir para veya mal öder veya ödeme borcu altına girer. İsim olarak mehir, İslâm öncesi Arap toplumunda aynen, yahûdilikte benzer şekilde (mohar) var ise de, mâhiyetleri farklıdır. İslâm hukukunda mehir, evlenecek kadının âilesine değil; bizzat kendisine verilir ve kadın diğer mallarında olduğu gibi onda da dilediği gibi tasarrufta bulunur. Bu durum, ödenen mehrin satış bedeli, nikâhın da bir satış akdi olduğu iddiâlarını çürütmektedir. Bir kimsenin bir akde hem taraf olup satış bedelini alması, hem de akde konu olması mümkün değildir. Gerçekte mehrin amacı kadına iktisadî bir güç kazandırma ve boşanmanın sûiistimal edilmesini önlemektir. Özellikle boşanmalara sıkça başvurulduğu dönem ve bölgelerde yüksek tutulan ve çoğu kere boşanma ânında ödenmesi kararlaştırılan mehrin bu nevî sebepsiz boşanmalara önemli ölçüde engel olduğu bir gerçektir.

İslâm'da âile esas itibarıyla tek evlilik (monogomi) üzerine kurulmuştur. Fakat belirli durumlarda kocanın dörde kadar evlenmesine izin verilmiştir. Ancak bunun bir emir değil; belirli şartlarla başvurulan bir ruhsat olduğu unutulmamalıdır. Böyle bir evliliğe izin veren Nisâ sûresinin 3. âyetinin devamında: "...Şâyet adâleti gözetmekten korkarsanız o zaman bir tane ile veya câriyenizle yetinin. Doğru yoldan ayrılmamak için bu daha elverişlidir" (4/Nisâ, 3) buyrularak tek evlilik teşvik edilmiştir. Uygulamada müslüman toplumların genellikle tek evliliği tercih ettikleri, bazı zengin kimselerin ve tarımla uğraşanların çok evliliğe belirli ölçüde başvurdukları görülmektedir.

İslâm âilesinde evlâtlık kurumuna yer verilmemiş, bu yapay bir ilişki olarak kabul edilmiştir. Kimsesiz çocukların bakılıp büyütülmesi bütün müslümanlara ve bu arada İslâm devletine yüklenen dinî-hukukî bir görev olmakla birlikte, bir kimseyi himâyesine alanla o kişi arasında evlenme engeli doğacak, tek veya çift taraflı bir miras ilişkisi kurulacak şekilde bir akrabâlık bağının doğduğu kabul edilmemiştir (bak. 33/Ahzâb, 4-5). Esâsen çok evliliğin var olduğu toplumlarda hukuken izin verilse bile evlâtlık kurumuna, uygulamada pek rastlanmadığı, çocuğu olmayanların evlâtlık yerine bir ikinci evliliği tercih ettikleri sosyal bir vâkıadır.

İslâm dini, belirli şartlarla âile birliğinin bozulmasına müsâade etmiştir. Boşanma konusunda kabul edilen sistem, boşanmayı yozlaştıran yahûdi uygulamasıyla onu asla kabul etmeyen hıristiyan tatbikatı arasında yer alan orta bir yol görünümündedir. Hz. Peygamber'in, eşlerin birbirlerine iyi davranmaları ve âile birliğini devam ettirmeleri hakkında çeşitli emir ve tavsiyeleri vardır. Birbirleriyle uyuşamayan eşlerin en son başvuracakları çözüm şekli boşanmadır. Bundan önce uyuşmazlığın eşler arasında çözülmesi, bu mümkün olmazsa iki tarafın âilelerinden seçilecek birer hakeme havâle edilmesi (bak. 4/Nisâ, 35) başvurulacak usullerdendir. Eğer bunlar bir fayda vermezse son çâre olarak boşanmaya izin verilmektedir. Ne var ki bu izinle birlikte boşanma yine de hoş görülmemiştir. Bir hadis-i şerifte: "Allah'ın helâl kıldıklarının en kötüsü boşanmadır" (Ebû Dâvud, Talâk 3) buyrulmuştur. Özellikle sebepsiz boşanmalar hiçbir şekilde hoş karşılanmamıştır. Bununla beraber, artık bir arada bulunmasına imkân kalmayan eşlerin genel olarak boşanma hakları kabul edilmiştir. Hıristiyanlıkta olduğu gibi eşlerin evlenmekle artık ayrılmaz bir bütün teşkil ettikleri anlayışı ve dolayısıyla âile birliğinin her durumda devamının istenmesi lüzumsuz bir ifrat kabul edilmiştir.

Boşanma konusunda kocanın kadına nisbetle daha geniş bir serbestlik içerisinde bulunduğu görülmektedir. Bu, boşanmanın mâlî bütün külfetinin kocanın omuzlarında oluşu ve kocayı boşanma kararından önce dikkatli olmaya iteceği düşüncesine dayanmaktadır. Aynı zamanda erkeğin kadın kadar hissî olmaması ve boşanma hakkını genellikle sûiistimal etmeyeceği anlayışı da bu hususta rol oynamıştır. Nitekim kocanın sahip olduğu bu boşanma serbestisi, aynı ölçüde tatbikata yansımamıştır. Bunda kocanın yükleneceği mâlî külfetin yanı sıra, dinin sebepsiz boşanmayı hoş görmemesi de büyük ölçüde müessir olmuştur. Kadın, boşanma konusunda daha sınırlı bir yetkiye sahiptir. O, ancak kocasıyla anlaşarak (muhâlaa) veya belirli sebeplerin varlığında bir mahkeme kararıyla (tefrîk) boşanabilir. Âile birliğinin devamı sırasında olduğu gibi bu birliğin bozulmasından sonra da karı-kocanın, özellikle kocanın çocukları üzerinde belirli sorumlulukları devam etmektedir. (2)
OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKÜR EDERİM.SELAM VE SAYGILARIM İLE


25 Eylül 2011 Pazar

ARZ VE SEMÂ (YER VE GÖK)

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVET EDİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............
ARZ VE SEMÂ (YER VE GÖK)
"O Rab ki, arzı/yeri sizin için bir döşek, semâyı/göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye (yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah'a şirk koşmayın." (2/Bakara, 22)
.....
Arz ve Semâ Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti

"Arz": Yer, yeryüzü, zemin, dünya demektir. Arz kelimesi Kur'an'da 461 yerde zikredilir. "Sema": Gök, gökyüzü, uzay, tavan, bir şeyin üst tarafı anlamlarında kullanılır. Kur'an'da semâ kelimesi, 190'ı çoğul (semâvât) şeklinde olmak üzere 310 yerde geçer.
....
Semâ ve Semâlar
Kur'an'da göğün ve yerin yaratılışından, göğün ve yerin daha önce bitişik olduğundan, göğün yarılmasından ve ardındakini göstereceğinden, göğün açılıp kapılar haline gelmesinden, görünmez gök kapılarından, genişlemesinden, göktekilerden, göklerin ve yerin yaratılış hikmetlerinden, göklerin nasıl yükseltildiğinden, gök cisimlerinin birer yörüngede yüzdüklerinden, göktekilerin ve yerdekilerin Allah'ı tesbih etmelerinden, gökten yağmur indirenin Allah olduğundan... söz edilmektedir. Göklerin ve yerin Rabbi Allah'tır. Bu bakımdan, yaratılmış şeyler üzerinde iyice düşünmenin ve Yaratıcı'yı tesbih etmenin, mü'minlere has bir nitelik olduğundan söz edilmektedir. Sema da, Allah'ın kâinatta kurduğu ilahî kanunlara, akıllara hayret verecek olağanüstü bir düzen ve âhenge, dolayısıyla Yaratıcı'nın tek Allah olduğuna bir delil olarak görülmüştür. Göğün "direksiz" olması (görünmeyen bir direk, eksen ile yükseltilmesi), yer üzerine düşmemesi veya yığılmaması, göğün bünyesindeki gezegenlerin zerre kadar düzensizlik yapmamaları; Ay'ın, Güneşin, yıldızların Allah'ı tesbih etmeleri, O'na secde etmeleri gibi konular ayetlerde insan idrakine sunulmuştur.  

Kur'an, insanların yerdeki ve semadakilere bakıp akıllarını kullanmalarını, iyice düşünmelerini, anlamaya çalışmalarını öğütlemektedir. Bunun yanında, yine düşünüp ibret almaya davet etmek amacıyla bir tehdit de söz konusu edilmektedir. "(Allah,) Semayı da, izni olmadan yerin üzerine düşmemesi için tutuyor. Doğrusu Allah, insanlara çok şefkatli, çok merhametlidir." (22/Hacc, 65) "Ve semayı itaat dışına çıkan her türlü şeytandan korumak için yıldızlarla donattık." (37/Saffat, 6-7) "Semada olanın (meleklerin -Allah'ın izniyle-)sizi yere batırmayacağından emin misiniz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Yahut semada olanın, üzerinize taş yağdıran bir fırtına göndermeyeceğinden emin misiniz? İşte (bu) tehdidimin ne demek olduğunu yakında bileceksiniz." (67/Mülk, 16-17)

Allah, semayı yükseltmiş, evren bulutunu yer ve gök olarak ayırmış ve bir ölçü, bir denge koymuştur. "Gökleri, gözünüzün göremeyeceği bir direk (eksen ya da aks) ile yükseltmiştir." (13/Ra'd, 2) Değirmenin mili (ekseni) vardır, bu elle tutulur ve gözle görünür; ama gök cisimlerinin santrfüj ekseni izafîdir, görünmez. Sonra tavaf edeceği yörüngeler tayin edilmiştir; bunlar fizik yasaları denilen Allah'ın evrendeki kanunları, sünnetidir. "Görmediniz mi Allah, yedi semayı birbirine âhenktar olarak nasıl yaratmış!" (72/Cinn, 15) Hayat, iki zıt kararlı dengenin (Kur'an terimiyle "hunnes": Merkezcil kuvvet; "künnes": Merkezkaç kuvvet) ömrüdür. "Kuşkusuz Allah, semaları ve yeri kayıp gitmekten alıkoymaktadır. Eğer onlar, kayıp giderse, andolsun ki ondan sonra kimse bunları tutamaz." (35/Fâtır, 41) Ama o gün (kıyamet günü) semanın hızı öyle artar ki, dağlar yerinden kopup yürür savrulur. (52/Tûr, 9) Gök cisimleri yuvarlak olduğundan onları kuşatan semalar da yuvarlaktır. Kur'an'da  "küre biçimi vermek, yuvarlamak, küreleştirmek"  anlamına gelen "Tekvir" suresinde yerlerin ve semaların dürülüp bükülmesinden söz edilmektedir.    

Kur'an'da yedi yerde yedi kat semadan bahsedilmiştir. (2/Bakara, 29; 17/İsrâ, 44; 23/Mü'minun, 86; 65/Talak, 12; 67/Mülk, 3; 71/Nuh, 15; 78/Nebe', 12) Yedi kat semadan murat nedir, bunların mahiyeti nedir? Bunu kesin olarak bilemiyoruz. Bu konu, henüz astronomi ilminin konuları arasına girmiş değildir. Feza konusunda keşifler için büyük gayretlerin sarfedildiği çağımızda bile, henüz keşfedilen gerçekler, keşfedilemeyen uzayın içinde mukayese yapılamayacak kadar küçük yer tutar. Kim bilir, belki yedi kat gökle ilgili bilimsel gelişmelere insanoğlunun bilgisi ve kıyamete kadar vakti yetmeyecektir; geleceği de, göklerin konumunu da yaratan bilir. O bize, göklerin yedi gök olduğunu söylüyor; biz de inanıyoruz. Elmalılı, bu konuda şunları söyler: Yedi kat sema tabiri, yedi göğün varlığını kesin olarak ifade etmekle beraber, daha ötesi yok demek değildir, ziyadesini nefyetmez. Bütün yıldızların tezyin ettiği maddî âlemin hepsi bir semadır. Bu da yedi semanın birincisidir. Bunun ötesinde daha altı semâ vardır. Bu semalar, birinci sema gibi maddî semalar değil; manevî semalardır. "Biz dünya semasını yıldız zîneti ile süsledik." (37/Saffat, 6) ayetiyle Miraç olayı, bu manaya işaret etmektedir. (1)

Kur'an'da "Biz dünya semasını yıldız zînetleri ile süsledik." (37/Saffat, 6) buyrulmaktadır. En yakın gök, yani dünya göğü, binlerce yıldızlarla süslüdür. Bu yıldızlar ise, güneşten kırk milyon kilometre uzakta olup güneş ile dünya arasındaki mesafeye sığmayacak kadar da büyüktürler. En yakın göğün gece süsü olarak zikredilen bu yıldızlar, bu kadar uzakta ise, orta  göğün  veya uzak göğün yıldızları nerededir? Orta veya uzak semanın sınırları nereden başlamakta ve nerede bitmektedir? Bu sonu gelmez sorulara insanoğlu henüz cevap verememektedir. Ama belki bir gün verebilecektir.        

Yüce Allah, yedi sema (7 kat gök) yaratmıştır. Bunlardan dünya seması (bize en yakın gök) yıldızlarla donatılmıştır: "Gerçekten en yakın göğü bir zînetle ve yıldızlarla donatıp süsledik." (37/Saffat, 6). O Centauri ismi verilen dünyaya en yakın yıldızın ışığı bize 4,3 ışık yılında gelir. Işığın saniyedeki hızı üç yüz bin km.dir. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre dünyaya en uzak yıldızın ışığı da 15 milyar ışık yılında gelir. Yapılan araştırmalardan alınan neticelere göre, yıldızların bulunduğu dünya semasının çapı, muhtemelen 15 milyar ışık yılıdır.

Bugün evrenin yaşı, yaklaşık 12 milyar yıl olarak hesaplanmaktadır. Güneş sisteminde, yıldız olmayan dokuz gezegen (seyyâre) vardır. Başka yıldızlar birer küçük ve daha büyük güneştirler. Son yıllarda modern astronomi araştırmalarıyla bazı yıldızların gezegenlerinin olabileceğine dair birtakım ipuçları tespit edilmiştir. Güneş sistemine dahil gezegenlerin yaşının 3 milyar yıl olduğu tahmin edilmektedir. Arş ve Kürsî hariç yedi göğün çapı muhtemelen 70-100 milyar ışık yılıdır.

"O (Allah) bunun üzerine iki günde (dönemde) yedi gök var etti. Yakın göğü de ışıklarla (yıldızlarla) donattık ve bozulmaktan koruduk." (67/Mülk, 3, 5). Göğün üstünde bunları çepeçevre kuşatan Kürsî vardır; Kürsî'yi de Arş kuşatmıştır: "...Allah'ın Kürsî'si gökleri ve yeri kuşatmıştır." (2/Bakara, 255). Bütün bunların hepsi, içindekilerle birlikte Yüce Allah'ın hükmü, tasarrufu ve idaresi altındadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.)'den gelen bilgilerde belirtildiğine göre, yedi semanın Kürsî içindeki büyüklüğü, bir kalkanın içine atılmış yedi dirhem (bozuk para) gibidir. Kürsî de Arş'ın içinde bir çölün ortasına atılmış bir demir halka gibidir. Ebu Zer'in rivayet ettiği bir hadisinde Peygamberimiz bunların büyüklüğünü bu benzetmelerle açıklamıştır: "Nefsim yed-i kudretinde bulunan Allah'a andolsun ki, yedi sema ve yedi arzın Kürsînin yanındaki büyüklüğü, ancak dünyanın bir çölünün ortasına atılmış bir halka gibidir. Arş'ın Kürsî'ye nisbetle büyüklüğü de, bu halkaya nisbetle çölün büyüklüğü gibidir." (Hadislerle Kur'an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, c. 3, s. 1007)
OKUDUĞUNUZ İÇİN HEPİNİZE AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.LUTFEN PAYLAŞINIZ.

24 Eylül 2011 Cumartesi

HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVET EDİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............
HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK VE HAKKI GİZLEMEK
"Hakk'a bâtılı karıştırıp da, bile bile hakkı gizlemeyin." (2/Bakara, 42)
..
HAKKA BÂTILI KARIŞTIRMAK

İsrâiloğullarının Hakka Bâtılı Karıştırmaları

İsrâiloğulları, Hz. Musa'nın bütün ikazlarına rağmen Tevrat'a sahip çıkamadılar, onu koruyamadılar, onu tahrif ettiler. Bu tahrifatın kökeninde yahudi din adamlarının duyarsızlığı yatıyordu. Bel'amlar, kendileri Kitab'ı öğrenmek kaydıyla muhafaza etmedikleri gibi, halka da öğretmiyorlardı. Kutsal kitabın kaderi tamamen ruhban sınıfa kalmıştı. Kutsal kitap, halk arasından tamamen çektirilmişti. Kitaba ancak  ruhban sınıf ve aristokrat sınıf ulaşabilirdi. Onlar da Kitabı mevcut statükoya göre, egemen güçlerin arzuları istikametinde yorumluyorlardı. Hele kutsal kitap, halkın arasından çektirildi mi, halk tamamen cahil hale gelir ve bütünüyle şirk, hurâfe ve bid'at ve sapıklıkla başbaşa kalır. İşte yahudi din adamları ve hahamları kitabı muhafaza edecekleri yerde revaçta olan yaygınlık ve özen kazanan bâtıl ve sapık inançlara, ahlâkî bozukluklara Tevrat'tan dogmalar bulmaya çalışarak onları meşrû gösterme gayreti içine giriyorlardı. Hatta Tevrat'ta bulunmayan dogmaları da kendi felsefelerinden türeterek tahrifata çalışıyorlardı.

Öyle oldu ki artık Allah'ın kutsal kitabı olan Tevrat, din adamları ve hahamlar elinde bir taslak, bir oyuncak oldu. Bu kimseler, Allah'ın kitabını kendi hevâ ve istekleri, kendi felsefe ve sapık inançları doğrultusunda istedikleri gibi nesh ediyorlardı. Nesh ederlerken, mensuh âyetler yerine kendi hezeyanlarını yerleştirerek akamete uğratıyorlardı. Kısaca bu beyler, menfaatleri istikametinde her türlü tefsir ve te'vile sahiptiler. Her türlü ekleme ve çıkarmalar için kendilerini yetkili görüyorlardı. Bütün bu yapılanlar yetmiyormuş gibi, "bunlar Allah katındandır" diye tescillendiriyorlardı. Böylece, birçok felsefecinin, tarihçinin, müfessirin, yorumcu, bid'at ve hurâfeci masalcının görüşleri mukaddes kitaba sokularak Allah'ın kelâmı oluverdi. Bu saçmalıklar Allah'ın kelâmı oluverince de kim bunlara karşı çıktıysa hemen dinden çıkmış sayıldı.

Kur'ân-ı Kerim, yahudi ve hıristiyanların birçok yanlış ve sapık davranışlarından söz eder. Üzeyir ve Mesih'i ilâh olarak kabul etmeleri gibi. Kutsal kitabı değiştirdiklerine dair de şöyle buyuruyor: "Ey iman edenler, gerçekten yahudi hahamlarından/bilginlerinden ve hıristiyan râhiplerinden çoğu insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah yolundan çevirirler." (9/Tevbe, 34) "Ey iman edenler, onların (yahudilerin) size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah'ın kelâmını işitirler de  iyice  anladıktan  sonra,  bile bile  onu tahrif ederlerdi/değiştirirlerdi." (2/Bakara, 75) "Elleriyle Kitap yazıp sonra onu az bir bedel karşılığında satmak için 'Bu Allah katındandır' diyenlere yazıklar olsun! Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline onların! Ve kazandıklarından ötürü yazıklar olsun onlara!" (2/Bakara, 79)

Kur'anî ifadeler, görüldüğü gibi bunların kitaplarını tahrif ettiklerini, yer yer kendi elleriyle yazdıklarını kesinleştiriyor. Tarihte yahudi din adamları ve hahamları kutsal kitap olan Tevrat üzerinde nasıl oynamışlarsa, bugün de korumasız kalmış laik ülkelerdeki durum aynıdır. Günümüzde de son kitap olan Kur'an üzerinde benzer tahrifatlar, kasıtlı ve yanlış yorumlarla yapılmaktadır. Din sahipsiz kalınca, bütün işler resmî din kurumlarına terkedildi.  Bu  teşkilâtların bağlı olduğu otorite hangi dine ve ne tür bir düzene ve hangi yasalara bağlıysa, din teşkilâtı da o dine bağlı sayılacaktır. Yani bu laik kurumların İslâm'a, Kur’an’a, müslümanların haklarına sahip çıkması bu şartlarda mümkün değildir. Kaldı ki böyle bir görev de zaten onlardan beklenemez. Laik toplumlarda bu derece sahipsiz kalan dini, her isteyen etkin kişi, istediği gibi tahrif etmeye başlar. Din ve Kitap üzerinde o kadar oynanıyor ki, hakkı hâkim kılmak ve sadece Allah’a kulluk için gönderilen din, özellikle laik ülkelerde, artık statükoyu ayakta tutma ve zorluklar esnasında zâlim yönetimlere koltuk değneği olma görevi görüyor. Her canı isteyen, istediği şekilde Allah'ın âyetlerini amacı dışına çıkarıyor, istismar edebiliyor. Yani Allah'ın vahyi, hevâ ve isteklere göre yorumlanıp şekillendiriliyor.

İşte din, böyle garip bırakalınca, düşmanlar tarafından bid'at, hurâfe, israiliyat ve şirk  unsurlarından niceleri Hak Dine katılmaya başlandı. Ve yıllar sonra da bunlar İslâm'dan sayıldı ve câhil halka dinin esası gibi sunulmaya çalışıldı. Bunların Kur'an ve sahih sünnete göre yeniden sağlamasını yapıp bâtıl ve hurâfeleri ayıklamak, ilim sahibi mü'minleri beklemektedir. Bu çok zor görünse de mutlaka yapılmalıdır. Bizim Ehl-i Kitap'tan farklı bir yönümüz vardır ki o da Allah kelâmı olan Kur'an'ın dokunulmazlığı, Allah tarafından korunmasıdır. İşte bu konum itibarıyla biz yeniden Kitabımız'a sahip çıkabiliriz. Yeter ki bu bilinci kazanalım, yeter ki bu konuda yeterince formasyona sahip olalım.

İsrâiloğullarının sapık boyutlarını irdelediğimizde gerçekten birçok açık hakikatleri inkâr ettiklerini veya değiştirdiklerini görürüz. Hz. Muhammed'in vasfını Tevrat'tan kaldırmaları (4/Nisâ, 46), "İbrahim (a.s.) bizim dinimiz üzeredir" diyerek ona iftira etmeleri (3/Âl-i İmran, 65), kendi yorumlarını "bu Allah'ın Kitabındandır" diyerek Allah'a iftirada bulunmaları (3/Âl-i İmran, 78), yahudiler Allah'a vermiş oldukları misaklarını bozdukları için, Allah'ın onların kalplerini kaskatı etmesi, onların kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif etmeleri (5/Mâide, 13). Onlar peygamberlerini öldürerek suç işleyince ölümü asla temenni etmemeleri (2/Bakara, 95). Yine Allah'ın indirdiği Kitaptan Hz. Muhammed'in (s.a.s.) vasfını gizleyip para almaları gibi. "Allah'ın indirdiği Kitaptan bir şeyi (âhir zaman peygamberinin vasıflarını) gizleyip onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte onların yiyip de karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah kendileriyle ne konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar, doğru yol karşılığında sapıklığı, mağfirete bedel olarak da azabı satın almış kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar dayanıklıdırlar! Bu azabın sebebi, Allah'ın, hak olarak indirmiş olduğu Kitab'ı(n hükmünü gizlemeleri)dır. (Hak olarak inen Kitab'ı farklı yorumlar yapıp) Kitapta ayrılığa düşenler, elbette derin bir anlaşmazlığın içine düşmüş-lerdir." (2/Bakara, 174-176). (1)

 okuduğunuz için Rahman razı olsun.

21 Eylül 2011 Çarşamba

((Hamd, "Övgü" ve "Şükür" Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır))

Kur'an Gölgesinde Mesajlar
 Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVET EDİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............

Hamd, "Övgü" ve "Şükür" Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır


"Hamd"i,  "övmek" diye tek kelimeyle ifade etmek yeterli olmaz. Türkçede yine övmek olarak bildiğimiz medih (methetmek) herhangi bir güzellik ve nimeti bizzat kendisinin kaynak ve sahip olup olmamasına bakmadan ve yüceltme duygusu taşımadan övmektir ki, hamdin yerini tutmaz. Her hamdde bir medih yönü olmasına rağmen; medihte hamd yoktur.

Her durumda hamdin övüldüğü halde; övgü, medih (met etmek) bazan kınanmış bir eylem olur.  Allah'ın Elçisi; " Yüzünüze karşı medh edenlerin, övenlerin yüzlerine toprak saçın." (Müslim, Zühd 69; Ebû Dâvud, Edeb 9) buyurarak böyle medhi kınıyor. Ama insanlara teşekkürü ve Rabb'a şükrü, nankörlükten (ki küfürle aynı kökten türemiştir.) kurtulmak için ısrarla tavsiye ediyor: "İnsanlara karşı hamdetmeyen (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah'a karşı da hamdetmez." (Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35).  Demek ki medh (övgü) ile hamd başka başka şeylerdir.      

Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd, en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine "şükretmek" diyemeyiz. Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür ederiz. Hamdetmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir. Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına ulaşmış olması da hamdetmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir.

El-hamdü lillah diyerek, kişi kendi adına Allah'a hamdettikten başka, O'nun nimetine kavuşan bütün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah'a hamd, her hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden, fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.

"Hamd", Yaratıcı dışında hiçbir şahıs ve kuvvete yöneltilmeyecek bir şükür türüdür. Hamd, nimetleri sınırsız ve sonsuz olan kudrete yapılır ki, o da Allah'tır.  Onun için Allah'a hamdetmek, Allah'a şükretmekten daha faziletli, daha üstündür.

Allah'a hamd etme ve şükr etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür; nankör olmayan, Allah’ın nimetlerinin farkında olan, sâdık ve kadirşinas insanların özelliğidir. Şükre muvaffak olan insanların sayısı da çok değildir. Allah'ın sayısız nimetleri vardır. "Allah'ın nimetlerini saymaya kalksan, onları sayamazsın, saymaya gücün yetmez." (14/İbrahim, 34; 16/Nahl, 18) Sâdi-i Şirazi, Gülistan'ında;  "Bir insan, her nefesinde  Allah'a karşı iki şükür borçludur." der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah'tır. Böyle bir Allah'a elbette dilinle, halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen  icab eder. Bundan dolayı gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. "Kullarımdan şükreden ne kadar az!" (34/Sebe' 13) [1]

‘Hamd’ kavramını Türkçe’de karşılayacak bir kelime bulunmamaktadır. Çünkü o yalnızca bir övme değil, methetme ile şükür arasında  bir çeşit övme, özel bir methetmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Mesela, değerli bir elmas parçası veya güzel bir at övülebilir. Ama hiç bir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediğí şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır.

Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür. Hamd, yalnızca dille yapılır. Halbuki şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilir. Şükür, bir nimetin karşılığı olarak yapılır. Hamd ise, nimet sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o nimet veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır. Bu bakımdan hamd her durumda yerine getirilir. Şükür, insana ulaşan bir iyilikten sonra , sözlü, fiille ve kalpten nimeti verene karşılık vermektir. Yalnız fiille veya  kalpten yapılan  şükür ne methetmedir, ne de hamd’dir. Fakat dil olarak yapılırsa bu, hem hamd, hem methetme olur. Böyle bir hamd de Allah’a karşı duyulan minnettarlığın başı olur.

Her methetme (medih-övgü) hamd sayılmaz. Çünkü methetme, boş bir yalan, soyut bir dalkavukluk ta olabilir. Ancak hamd ve şükür devamlı doğruyu ifade ederler. ‘Hamd’, yaşanan bir sevinç ya da minnettarlık duyulan bir nimet içerisinde bulunarak rahat etmenin zevki ile yapılır. Hamd, geçmişte verilen ve gelecekte verilecek olan nimetler hakkındaki sevinç durumundan, şükür ise, verilmiş olan bir nimete kavuşma drumundan dolayı yapılan bir mutluluk ilânıdır. Bundan dolayı ‘hamd ve şükür’ meşru’ ve ahlâka uygun oldukları halde, medih (methetme) her zaman ahlâkí olmayabilir.

‘Hamd ve şükür’de esas amaç nimeti verendir. Her ikisi de haktır ve müslümanın gönlünü kavuştuğu nimetten dolayı sevinçle doldururlar. Hamd’de seviç ve arzu anlamı; şükür’de ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha fazladır. Hamd’e ayrıca saygı ve değer verme manası da saklıdır

Hamd, Yüce Rabbimiz dışında hiç bir kişi veya kuvvete yapılmayacak bir şükür türüdür. Halbuki insanlara, yaptıkları iyiliklerden dolayı teşekkür edebiliriz.

Hamd; nimetleri, iyilikleri ve bağışları sınırsız ve sonsuz olan bir kuvvete yapılır. O da Allah’tan başkası olamaz.

Hamd, bir iyiliğin karşılığı olmaktan çok, Yaratıcının sonsuz güç ve kuvvetine, verdiği nimetlerin çokluğuna, O’nun Rabliğine duyulan hayranlığın övme yoluyla dile getirilmesidir. Allah’ın kendi varlığının sayısız yansımalarını düşünerek O’nu hakkıyla övmek, O’nun yüce sıfatlarını ve kudretini dile getirmektir.

Kur’an’ın birinci suresi olan Fatiha’nın ilk âyeti hamd olayının kime ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. “Hamd, alemlerin Rabbi Allah’a aittir.” Buna göre hamd sahibi bellidir. Insanlar kendi görüşlerinden hareket ederek başkalarına hamd edemezler. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği başka bir âyette şöyle dile getirmektedir:  “Başlangıçta da son da hamd yalnızca Allah’a aittir.” (Kasas, 70)

Hamd, eşi ve benzeri olmayan ilahí rahmetin hakkıyla övülmesi, o rahmetin sahibinin hakkıyla yüceltilmesidir.

Bütün varlıklar Allah’a hamd içerisindedir. Ancak en olgun hamd inanan bir insan tarafından yerine getirilir. Çünkü mü’min bir insan, Peygamberinden öğrendiği gibi Allah’ı hakkıyla takdir eder, O’na nasıl hamd edileceğini bilir.

Allah’ı ve O’nun Rabliğini anlayan samimi bir müslüman hamdi yalnızca Allah’a yapar. O her zaman ‘elhamdülillah’ diyerek Yaratıcıyı hakkıyla över ve yüceltir.

“Hamd olsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve  nûr’u var etti. Yine inkârcılar, (başkalarını) Rablerine denk tutuyorlar.” (En’am, 1)

“Onların orada duası: ‘Allahım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’, birbirlerine sağlık temennileri; ‘selâm’, dualarını sonu da; ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun’ sözleridir. (Yunus, 10; ayrıca bkz. A’raf, 43;  Tâhâ, 130;  Kasas, 70;   Zümer, 74 vd.). [2]      
okuduğunuz için sizlere ayrı ayrı teşekür ederim.Hak için bu sayfamıza listenizi davet ediniz.
--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[2] Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 345-346.

((...HAYIR-ŞER..))

Kur'an Gölgesinde Mesajlar Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVET EDİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............
HAYIR-ŞER

"Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her hayrı/iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür." (2/Bakara, 110)
....
Hayır; Anlam ve Mâhiyeti
Türkçe’de “hayır” ve “şer” olarak kullandığımız kelimelerin Arapça asılları “hayr” (noktalı hı ile) ve “şerr”dir. “Hayr” taşıdığı özellik dolayısıyla istenilen, arzu edilen, değerli, dünya ve âhirette faydalı, yarayışlı olan her şeydir. Hayr, ister bir davranış, ister bir ibâdet, ister mal, yani dünyalık yönünden olsun; dünya ve âhirete ait meselelerde faydalı olan, arzu edilen şeyleri ifade eder. Hayır; istenilen, kötü karşılanmayan, kendisine rağbet edilen bir değerdir. “Hayr”ın karşıtı “şerr”dir. Hayr, iyi ve faydalı, rağbet edilen tercihleri ifade ettiği için; ibâdet, iyilik etmek, Allah yolunda harcamak, faydalı mal, kişiye sevap veya şeref kazandıran şeyler hakkında da kullanılmaktadır.

Aynı kökten gelen ‘hayrât’, beğenilen özellikler, davranışlar, sevap amacıyla yapılan iyilikler ve sadaka-i câriye (devam eden sadaka) olan şeyler demektir. Yine aynı kökten gelen ‘ihtiyar’, seçmek, dilemek, irâdesini kullanmak; ‘muhtar’, özgür iradeyle seçilen, beğenilen şey; ‘istihâre’, hayırlı bir işi dilemek; ‘hıyare (çoğulu ahyâr)’, hayırlı kimseler, seçilmişler demektir.

Kur’an’ın geniş kapsamlı kavramlarından biri, hayır kelimesidir. Bu kelimenin hem dünya işlerini, hem de âhiretle ilgili değerleri anlatan birkaç boyutu bulunmaktadır. Hayır ve onun karşıtı olan şer meselesi İslâm tarihinde üzerinde çokça  tartışılan konulardan biridir. İslâm ıstılahında “ma’rûf”, her türlü hayrı; “münker” de her türlü şerri ifade eder.
....
Şer; Anlam ve Mâhiyeti
       
‘Şerr’ sözlükte, istenmeyen, arzu edilmeyen, her açıdan kendisinden kaçınılan şey demektir. Bunun yanında fesat, bozukluk, kötülük, kötü şey, zulüm, cezayı gerektiren iş anlamında da kullanılmaktadır. Bazen de sıkıntı, belâ ve musîbet manasına gelir. ‘Şerr’in çoğulu “şurûr” ve “eşrâr”dır. Şer her türlü hayrın ve iyiliğin karşıtıdır.

Hayır ve şer ölçüleri, ya mutlak olur, ya da izafi (göreceli) olur. Meselâ, akıl, adâlet, iyilik duygusu her zaman mutlak olarak hayırdır. Zulüm, kötülük, hırsızlık gibi şeyler de mutlaka şerdirler. Bazı şeyler bazıları için geçici olarak hayır veya şer olabilir. Meselâ, mal sahibi olmak şer olmadığı halde, bazıları için şer olabilir. Birisi mal ile kötülük veya zulüm yapıyorsa mal o insan için hayır değildir. Şer, istenmeyen, arzu edilmeyen durumları anlattığı gibi, kötü olan  ve insana zararı dokunan şeyleri de ifade etmektedir. Kur’an, akletmeyen sağır ve dilsizleri (inkârcıları) yerde debelenen varlıkların en şerlisi saymaktadır (8/Enfâl, 22, 55). Çünkü onların yaptıkları hayır olmaz, tuttukları yol yanlıştır. Azgınlıkları yüzünden yeryüzünde hep fesat ve şer olmaktadır.

Şer, bir yönüyle insanın kendisine isâbet eden kötülüktür, yani mutsuzluk veya talihsizlik halidir. İnsan sürekli kendine göre iyi şeyleri ister; ancak, kendisine bir şer (kötülük) dokunursa  ümitsizliğe düşer. Biraz rahata kavuşunca da nimetin kimden geldiğini unutur, nankörlük yapar (41/Fussilet, 49-50). Hayır, Allah rızâsı düşünülmüş ve takvâya uygun bütün davranış ve işlerdir. Şer ise, Allah’ın rızâsına uymayan bütün işlerdir. Birisi mü’minin halini ortaya koyarken, diğeri de günahı ve kâfirin amellerini nitelendirmektedir. Şirk, küfür, nifak, zulüm gibi tavırların hepsi de şerdir. Bunun sonucu olarak kim zerre miktarı hayır işlerse onun karşılığını, kim de zerre miktarı şer işlerse onun karşılığını görecektir (99/Zilzâl, 7-8).

Şer, bazen sû’  yani günah işleme duygusunu anlatır. Hayır ve şer kavramları iman ve küfür, itaat ve isyan yerine de kullanılır. Âmentü’de hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine, yani her ikisinin de Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına iman ettiğimizi söyleriz. Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Hayır ve şer Allah’tan geldiğine göre bizim çabamız ne işe yarar? İnsan, hür irâdeyle yaratılmış ve dünyaya gönderilmiştir. Hayrı da şerri de seçme yeteneği vardır. Allah (c.c.) onu başı boş bırakmamış, hayrı ve şerri anlatan peygamberler de göndermiştir. Bundan sonra dileyen hayır işler, dileyen şer işler. Ancak hayrı da şerri de yaratan Allah’tır. Bu bir anlamda denemek için Allah’ın insana izin vermesi ve onu hareketlerinde serbest bırakmasıdır.

Allah (c.c.) insanı hayır ve şer konusunda denemektedir (21/Enbiyâ, 35). Cimrilik edip de mallarını Allah yolunda harcamayanların bu yaptıkları kendileri hakkında bir hayır değil, şerdir (3/Âl-i İmrân, 180). Bazı insanlar mü’minlerden hoşlanmazlar. Allah onlara bundan daha şer olan bir sonucu haber veriyor; Allah’ın lânet ettiği, kızdığı, başka şekillere çevirdiği, tâğuta tapanlar yaptığı kimselerin durumu (5/Mâide, 60) daha kötüdür. Cehenneme gidecek olanlar, halk arasında en şerli kimselerdir (98/Beyyine, 6).  Mü’minler, şeytanın şerrinden, yaratıkların, gecenin, düğümlere üfleyenlerin, hasetçilerin, vesvese verenlerin şerrinden Allah’a sığınırlar (113/Felâk ve 114/Nâs Sûreleri).

Çevremizde olup bitenlere ve insanların işledikleri fillere hayır ve şer hükmünü verebilmemiz için elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü de ancak Allah  tarafından bütün insanlara gönderilen son din İslâm’dır. İnsanların aklı ve tarihsel tecrübeleri bu konuda kesin bir ölçü olamaz. Ancak hayır ve şer  hükümleri akılla anlaşılır ve uygulanır. (1)
OKUDUĞUNUZ İÇİN RAHMAN RAZI OLSUN.HAK İÇİN PAYLAŞALIM.

18 Eylül 2011 Pazar

İSLÂM İslâm ve Türevleri:

Kur'an Gölgesinde Mesajlar Huseyin Meric
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN .ARAKADŞALAR SAYFAMIZA KATILINIZ BİZLER DAVETE DİYORUZ FACEBOOK ENGELİYOR.
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............

İSLÂM

İslâm ve Türevleri:
       
Varlığa ve insan hayatına ait en önemli kavramlardan biridir. Yüce Allah’ın ilk insandan son insana kadar, insanla başlayan beşerí (insansal) hayatın başından kıyamete kadar gelecek bütün kişilere, bütün toplumlara ve bütün çağlara gönderdiği dinin adı.

İnsanoğlunun, âlemlerin Rabbi Allah’a teslim olmasının yolu.

Dünya hayatını düzene koyan ilahí sistemin özel ismi.

İnsanla Allah’ın arasındaki ilâhí bağ.

Mutluluğun, barışın, şeref ve izzetin sağlandığı yaşama biçimi.

Allah’ın insanlara, onları mutluluğa ve yüceliklere yükseltmek için gönderdiği ilahí kanun, ilahí ilkeler bütünü.

‘İslâm', Allah’ın insanlar için seçtiği dinin özel adı.

İslâm kelimesinin kökü ‘selime-silm’ fiilidir. ‘Selime’; sulh (barış) anlamına gelir. Aynı kökten türeyen, ‘selm, silm-selâm’ gibi kelimeler de barış anlamını verirler.

Aynı kökten gelen ‘selem’, barış yapmak, anlaşmak, peşin para ile veresiye mal almak demektir.

‘Esleme’, barış yaptı, sulha girdi ve barışın şartlarına uydu anlamlarına gelir.

‘Selime’ fiili aynı zamanda; boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına da gelir. Boyun eğme biraz da saygı duyarak olmaktadır.

‘Selime’, selamet-kurtuluş ve güvenlik manasını da taşır. Bundan türeyen ‘selâm’, emin olmak, güvenlik içinde olmak, barış ve esenlik içerisinde olmak demektir.

‘Esleme’ ayrıca, hayır ve iyilik anlamını da ifade eder.

Aynı kökten türeyen daha başka kelimeler, aşağı yukarı benzer anlamlara gelir. Barışı, selameti, kurtuluşu, barış yapmayı, emin olmayı, teslim olmayı, güvenlik içinde bulunmayı ifade ederler.

Kısaca ‘selime’ fiili; barış isteyen bir otoriteye boyun eğerek, ondan razı olup ona saygı duyarak itaat etmek, boyun bükmek ve böylece barış ortamında ve güvenlik içinde yaşamayı istemek ve bu durumun devam etmesi için gerekli etkinlikleri yapmak demektir.

Bu da İslâm kelimesinin genel anlamını kapsamaktadır.

Cennetin diğer adı ‘Darü’s Selam’dır. Yani barış yurdu, güven yeri ve her türlü kusurdan selamette (uzakta) olan bir yer.[1]

Allah’ın isimlerinden biri de ‘Selâm’dır. Bunun anlamı da yaratılmışlara ait eksik ve noksanlıklardan, ayıplardan uzak demektir.[2]

İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir. Terim Anlamı: İslâm, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilahî bir kanundur.[3]

Teslim olmak, müslüman olmak,

İslâm dinine girmek, sulh yapmak, para peşin mal veresiye selem akdi yapmak. Yedinci Milâdî yüzyılın başlarında, Mekke'de Hz. Muhammed'in kendisine davet ettiği semâvî tevhîd dininin adı. "Silm" kökünden "esleme"nin mastarı. Sonuna şeddeli "yâ" ve yuvarlak "te" harfleri getirilerek elde edilen "İslâmiyyet" şeklindeki yapma mastarı (mastar-ı ca'lî), tek başına kullanılınca son tevhîd dini olan "İslâm Dini"ni ifade eder.

İslâm; sulh, selâmet ve huzur bulma, Allah ve Resulu'nun bildirdiklerine tabi ve teslim olma anlamı sebebiyle bu adı almıştır. İslâm'ı kabul eden, kendi iradesini Allah ve Resulu'nun iradesine tabi kıları kimseye "müslim" veya Arapça-Farsça karışımı bir ifade ile "müslüman" denir.

Arap dilinde bir kökteki semâî masdarlar kökün taşıdığı temel özellikleri veren S-L-M kökünün semâî masdarları "selm, silm, selâm, selâmet, silâm"dır.

Bunlardan inkişaf etmiş bulunan fiillerle birlikte bu masdarlar sistemli bir bütünlük arz ederler.

S-L-M kökü tahlil edildiğinde şu umûmî manalar tesbit edilmektedir:

1. Sulh.

"Selm, silm, selâm": sulh ve sulh yapmak. "Selem": sulh ve müdâhane etmek. "Silâm": müsâlemet, karşılıklı sulh ortamında bulunmak. Bunlardan silm, zamanla sıfatlaşmış ve sulh eden kişi "musâlim" karşılığı olarak kullanılmıştır.

Fiiller ise, "tesâleme": tesâleha, sulh yapmak. "Sellemehû" ve "selleme aleyhi": kâle lehû selâmun aleykum, birine sulh ve selâmet dileyerek selâm vermek. "Esleme fulân": dehale fi's-silm ve huve'l-istislâm, sulhe girmek, sulh ortamında bulunmak, inkıyâd etmek, sulh bir otoritenin varlığında hasıl olur ve inkıyâd ile sonuçlanır.

2. İnkıyâd etmek, itaat etmek, boyun eğmek.

"Silm, selâm, selem": inkıyâd etmek.

"Selleme ileyh": inkâde ileyh, inkıyâd etmek. "Esleme emrehû ilallâh: "sellemehû", inkıyâd etmek, teslim olmak. "İstesleme'r-raculu": inkâde ve ezane, itaat etmek anlamlarını taşır.

Ayrıca İnkıyâd, râzı olma saygı duyma anlamında da kullanılmaktadır.

3. Selâmet.

"Selâmet": necât, tehlikelerden uzak olmak. "Selâm, selâmet": el-berâ'eh mine'l-uyûb, yeni ayıplardan, eksikliklerden beri olmak. "Silm, selem": selâm vermek. Buradan da "selâm" kelimesi, ıstılah olarak, verilen kişiyle sulhu belirtmek ve onu tehlikelerden uzak olması için duâ etmek anlamındadır.

"Sellemehullâhu mine'l-âfeh": Allah onu âfetten korudu. "Selleme'ş-şey'e lehû": kurtarmak. "Eslemehullâhu": hafizahû sâlimen, Allah, sağlam ve sahih olarak korudu. "Teselleme minh": teberre'e minh, kurtulmak anlamlarına gelir.

4. Güvenlik

"Selâm: emân, güvenlik. Sulhle ortaya çıkan bir ortam.

5. Hayır, iyilik

"Selâm": hayr, rahatlık ve iyilik sağlamak. Bu ise yine sulh ve selâmet ortamında mümkündür. Canlılar için kaçınılmaz olan suyun elde edilmesini sağlayan "kova"nın, 'imâl, islâh, tamir ve ihkâmı yani sağlamlaştırılması' anlamlarında kullanılan "selm" kelimesi, selâmeti sağlayan aletlerin tedârikini ifade eder.

Buraya ilâve edilmesi gereken mühim iki husus da vardır. Birincisi: Bu kökten gelen mübâlağa sıfatlarından olan ve sâlimun mine'l-afat yani tehlike, afat ve belâlardan uzak olan kimse anlamındaki "selîm" kelimesi "selâmet" anlamındadır.

İkincisi ise yine mübalağa sıfatlarından "sellâm", 'selâm' kelimesinin daha kuvvetli ifadesi karşılığıdır.

"Selâm" ise Allah'ın esmâ-ı hüsnasından (güzel isimlerinden) biri olup, bu kelime masdar vezniyle gelmiştir ve böyle kullanılır. Selâm isminin menşei ise iki asıl hususu ihtiva eder. Biri, Allah'ın "noksan sıfatlardan münezzeh oluşu", diğeri "kâinatı ve eşyayı bir nizam ve intizam dahilinde tutarak bir sulh ortamında idare ediciliği"dir. Yani Allah münezzehtir ve sulhun sahibidir.

Bütün bunların ışığında şöyle denilebilir: S-L-M kökü, "sulh isteyen bir otoriteye, razı olarak ve saygı duyarak itaat edip, boyun eğip, inkıyâd ederek sağlanan bir ortamda, selâmet, güvenlik ve iyilik içerisinde yaşamayı ve bu halin devamı için gerekli faaliyetlere ve metodlara baş vurmayı ve kullanmayı" ifade eder.[4]
OKUDUĞUNUZ İÇİN RABBİM RAZI OLSUN.
--------------------------------------------------------------------------------

[1] Yunus: 10/25.

[2] Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları: 307-308.

[3] Ahmet Kalkan, İslam Akaidi: 233-234. Ahmet Kalkan, Kur’an Kavram Tefsiri.

[4] Şamil İslam Ansiklopedisi: 3/179-180.

16 Eylül 2011 Cuma

NETLOGDA BİR BAYAN ARKADAŞIMA CEVAP MESAJIM.

NETLOGDA BİR BAYAN ARKADAŞIMA CEVAP MESAJIM.
OKURSUNUZ BUYRUNUZ:
Ibolya220462
Ibolya Molnárné Biacsi
49 yaşında - bayan - Magyarország, Csongrád megye
sevgili saygı değer güzel arkadaşım:bu göz için ameliyat olduğunuz haber beni sevindirmış oldu.Sizler kalbinizde taşımış olduğunuz o şefkat ve merhamet duygusu neden oluştu biliyormusunuz:çünkü:sevgili peygamberimiz Hz Muhammed Mustafa (s.a.v).bir zaman Allahın emirlerini başka dinlerdeki kişilere götürdüğünde.o yöre halkı kendisine çocuklara taş atmasını söylemişler.ve o kutlu kişi geldiğinde onları iyiye güzeliğe davet emri getirdiği onların kurtuluşları için malesef daha o şehre giriş yaparken çocuklar onu taşlamaya başladılar mübarek peygamberimizn yüzü,başı kanlar içinde kalmıştı.o an cebrail(A.S) melek geldi.dediki ey kardeşim Muhammed sen iste ben bu şehrin halkını yerle bir edeyim.oda şöyle dedi:hayir başımdaki kan durur.ben rahmet ve şefkat peygamberiyim belki bunların soyunda dOğacak çocuklar hak islam dinini benimser.işte sizlerin kalbinizdeki o güzelikler imandan geliyor.kişi yeryüzdeki tüm eşyaları fakir fukaraya dağıtsa ancak en son peygambere ve gelen kur'ani kerime Allah c.c. iman etikten sonra ALLAH tarafından kabul olmakta.ama iman etmemiş ise bir fayda vermez ölümden sonraki hayatta kendisine.sevgili saygı değer arkadaşım.hiristiyan.müsevi ve dieğr dinlerdeki kim olursa olsun eyer en son dine kalben iman etmiyorsa onun o dinlere iman etmesi kendisne fayda vermıyor.bundan dolayı..iman nedir....?Güvenme, verilen bir habere kalbten inanma, haberi getireni tasdik etme; bir şeye tereddüde düşmeksizin inanma; Allah'a, ondan başka îlâh olmadığına, Hz. Muhammed (s.a.s)'ın Allah'ın kulu ve Resulu olduğuna, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına inanma (Buhârî, iman, 37; Müslim, iman, 1, 5, 7; Ebû Dâvud, sünne, 15).Allah iman güzeliğini inanamayan tüm kulara nasip kılsın.sizlere kendi dilinize göre kur'ani kerim ayetlerini mesaj ile yolarım.biz ancak Allah için birbirimizi sevmeye çalışacağız. "İman eden ve iyi (salih) amel isleyen kimseleri Cennetimize koruz" (en-Nisâ, 9/57). çünkü o bizleri her an görmekte.nerde olursak olalım ne yapalım.her yazdığımızı bilmekte.bir kaç günlük dünya için nefsani duygular peşine takılanlar hep kaybedenelr olmuştur.o halde şöyle diyelim ey Allahım
senin yaratığın tüm kularını en son dini islam ile şereflendir.onlarda senin kularındır.amin diyoruz.selam VE dua ile kalınız.

((Yalnız senden yardım isteriz))

((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
SEVGİLİ HAK DOSTLARIM.SİZLER İLE EPEY OLDU PAYLAŞIMLAR YAPMAKTAYIM SİZLERDEN GELEN İYİ NİYET MESAJLARINIZA AYRI AYRI TEŞEKÜR EDERİM.MEVLAM BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZİ DAİM KILIP SEVGİLİ PEYGAMERİMİZ İLE CENNETTE BULUŞTURSUN
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...............

Yalnız senden yardım isteriz

Sual: Fatiha suresinde "Yalnız Senden yardım isteriz" dendiği için, Peygamber kabrine veya bir yatıra gidip onu vasıta ederek duâ etmek şirk olmaz mı?

CEVAP
Duâların kabul olması için bazı şartlar vardır. Herkeste bu şartlar bulunmadığı için duâların kabul olmadığı görülüyor. Onun için, ulemanın ve evliyanın duâ etmesi için onlara yalvarmak, onları vasıta kılmak gerekir. Evliyanın diri veya ölü olması arasında fark yoktur. Zira (Büyük bir âlim vefat edince, feyz vermesi kesilmez, hatta artar) buyuruldu. (İrşad-üt-talibin)

Allahü teâlâ, sevdiklerinin ruhlarına işittirir. Onların hatırı için istenileni yaratır. Diriler, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olduğu gibi, ruhları da diri olduğu için, Allahü teâlânın yaratmasına sebep olur. Hz.Âdem, Muhammed aleyhisselamın hürmeti için duâ etti, duâsı kabul oldu. Allahü teâlâ da, (Ya Âdem, Muhammed aleyhisselamın ismi ile, her ne isteseydin kabul ederdim, O olmasaydı, seni yaratmazdım) buyurdu.[Hakim, Beyhekî]

Ölü-diri her velînin ruhundan yardım istenir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Çölde yalnız kalan kimse, bir şey kaybederse, "Ey Allahın kulları, bana yardım edin" desin! Çünkü Allahü teâlânın sizin göremediğiniz kulları vardır.) [Taberânî]

(Halil-ür-rahman [Hz. İbrahim] gibi 40 kişi her zaman bulunur. Onların sebebiyle yardım görülür ve zafere kavuşulur. Onların bereketiyle gökten yağmur yağar. Onların yerine yeni birisi gelmedikçe, ölen olmaz.) [Taberânî]

Diri de Birşey Yapamaz

Fatihadaki (Yalnız senden yardım isteriz) ayet-i kerimesi, ölünün de, dirinin de bir şey yapmasına tesir eden kudretin, yalnız Allahü teâlâdan olduğuna inanmaya mani değildir. Mesela acıkan, hiçbir sebebe yapışmadan (Ya Rabbi beni doyur) demesi, bu ayete uygun değildir. Çünkü Cenab-ı Hak, doyurmak için yemek yemeyi sebep kılmıştır. Yemek yiyip doyan da, doymayı Allahtan bilmesi gerekir. Rabbimiz, yemek yemeden de doyurur. Fakat yemek yenmesini sebep kılmıştır. Yalnız senden yardım isteriz diyen kimse, fırıncıya gidip (Bana ekmek ver) diye ondan yardım istemesi Allahtan gayrısından yardım istemek sayılmaz. Allahü teâlânın emrettiği sebeplere yapışmak demektir. Ölü veya diri evliyadan yardım istemek de, sebeplere yapışmaktır. Abdülaziz-i Dehlevi hazretleri Fatihanın tefsirinde buyuruyor ki:

Birisinden yardım istenirken, yalnız ona güvenilirse, onun, Allahü teâlânın yardımına mazhar olduğu düşünülmezse, haramdır. Eğer yalnız Allahü teâlâya güvenilip, o kulun Allahın yardımına mazhar olduğu, Allahü teâlânın herşeyi sebep ile yarattığı, onun da bir sebep olduğu düşünülürse, caiz olur. Enbiya ve Evliya da, böyle düşünerek başkasından yardım istemiştir. Bu düşünce ile birisinden yardım istemek, Allahü teâlâdan istemek olur.

Çok tecrübe ettim, Musa Kazımın kabri, duâmın kabul olması için ilaç gibidir.(İ. Şafiî)

Büyük bir zat "Diri iken tasarruf [yardım] yaptığı gibi, öldükten sonra da yapan evliyadan Maruf-i Kerhi ile Abdülkadir-i Geylaniyi gördüm" buyurmuştur. (İ.Gazali)

Keşf ehli evliyanın çoğu, ruhlardan feyz alarak olgunlaştığını bildirmişler, bunlara "Üveysi" demişlerdir. (Eşiat-üllemeat)
OKUDUĞUNUZ İÇİN ÇOK TEŞEKÜRE DERİM SEVGİLİ SAYGI DEĞER KARDEŞLERİM.SİZLERİ ALLAH İÇİN ÇOK SEVİYORUM.

ARROGANCE AND PRIDE

Shade of the Quran Posts Huseyin Meric((Brothers in faith, PLEASE READ THESE ISSUES.THEN share your thoughts.))Huseyin Meric
: لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:بسم الله الرحمن الرحيم.............Dear Pretty HAPPENED WITH THE RIGHTS DOSTLARIM.SİZLER SERMONS FROM THE GOOD WILL YOU doing at the site function EDERİM.MEVLAM messages with integrity, solidarity SEPARATELY WITH STANDING IN PARADISE BULUŞTURSUN Newest Dear PEYGAMERİMİZ. EDERİM.RABBİM goodness, LIKE HIS BROTHERS CUMANIZI CANDAN GREETING glabrous.Waiting for you to look to my twitterhttps://twitter.com/ #! / HuseyinMeric01Amen................
ARROGANCE AND PRIDE
Reverend Muslims!
Our religion Islam supreme, the people, to be humble öğütlemiş, the arrogance and pride, wanted to stay away. Because, for the Muslim, by showing humility, being humble is essential. The arrogance and pride, believing in God, the Prophet is forbidden for anyone that is connected, so that Muslims yaklaşmamaları arrogance and pride is urgently needed.
As we know, arrogance; büyüklenmek, like himself, is proud to be overcome in the fall for and dream. None of these adjectives are not worthy of the ear.Arrogance and pride, dislike of Islam is bad maxims, Allah (swt) and His Messenger (peace be upon him) observed by the pleasant.
In fact, the Quran About Almighty says:
"Smugly contemptuous of people to turn away and walk the earth, God smug, does not love those to övünüp standing." [1]
"Rahman's (own) that they who are servants of the earth, walk with humility." [2]
"Believers who follow you (mercy and compassion), wing (larını) ger." [3]
The Great Prophet, the hadith of arrogance and pride of the evil-speaking and some are as follows;
"The Fire, I'll give you the news? They are hard-hearted, property, blessing of God, are those arrogant." [4]
Resul-i Ekrem One day the Lord:
"Heart, least of all anyone in arrogance, can not enter heaven." b. Malik said Ashab'dan Mirare "Either Rasülallah! Human, her dress and shoes, loves to be beautiful," he said. Resul-i Ekrem said: "God is beautiful, loves beauty. Arrogance, the right not to accept, is to see people in contempt." [5] buyurdular.
Sint-believers!
Mealini our verses and hadiths, our arrogance and pride in the status of the owners, represents a clear and distinct. Sees religion as a disease of spiritual arrogance and pride. These infected persons who do not like God, verse is fixed.So, Allah does not love, love the people I wonder? Whom arrogant and proud, let alone love others, even if the relatives do not like. Because it seem very selfish.The most beautiful things to see and always worthy of their respect for anyone else like to see, they liked what they desire. Worst of all, the error did not accept.Wealth and fame, information, and boast of physical beauty. But they would never consider a day by hand. Our ancestors have told how beautiful:
"Güzelliğinle boast, eliminates a pimple,"
"Servetinle boast, eliminates a spark"
Muslim saint!
Arrogance and pride, no time, Jeff and can not sign of maturity. At most, ignorance and heedlessness, imagination is a sign of perestlik and incomplete education. Yerip qualities of our religion, this bad, this is why deteriorates.
So, well, mature Muslim, should not the hearts of arrogance and pride. Right to connect the hearts of the devil and should be far from being a piece of cake.Buyurduklarına must follow the Prophet, he may not leave the path.
Almighty God to people who express the most beautiful way of life I want to end up hutbemi with the following divine message;
"Navigating the earth, rejoicing. Because you (the weight and azametinle) for helpful nor place, nor the mountains, you can enter the contest greatness." [6]PRIDE AND ARROGANCE WHETHER TO APPLY THE DISEASE HAVE READ ALL OF RAHMAN ALLAH CC KORUSUN.LUTFEN PAYLAŞALIM.SİZLERİLOVE YOU TO.
-------------------------------------------------- ------------------------------
[1] Lokman, 18[2] Furkan, 63[3] Şuara, 215[4] Riyazü's-Salih, 2 / 45[5] Riyazü's-Salih, Sweat, 2 / 44[6] al-Isra, 37