30 Kasım 2011 Çarşamba

((SEVGİDE GEVŞEKLİK))


Kur'an Gölgesinde Mesajlar
 Sevgide gevşeklik    
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
SELAMÜN ALEYKÜM
SİZ SEVGİLİ TWİTTER FACEBOOK VE NETLOG TAKİPÇİLERİMİN CUMA GÜNÜNÜZ RABBİM HAYİRLİ KILSIN.CUMANIZ MÜBAREK OLSUNBUYRUNUZ KONUMUZA..!
İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
..........

Sevgide gevşeklik            

Sual: Bazıları hem Allahı seviyoruz diyorlar, hem de Allaha inanmayanlarla dostluk kurup, onlarla birlikte olmaktan rahatsız olmuyorlar. Böyle Allah sevgisi olur mu?

CEVAP
Kur'an-ı kerim ve hadis-i şerifler, Allahü teâlânın kâfirlere düşman olduğunu, açıkça bildiriyor. Onun düşmanlarını seven, Onu sevmiş olur mu? Kâfirler ve fâsıklar, Allahü teâlânın düşmanı olmasalardı, (Bugz-ı fillah) vacip olmazdı. İnsanı Allahü teâlânın rızasına kavuşturacakların en üstünü olmaz ve imanın kemaline sebep olmazdı. Hak Sözün Vesikaları kitabındaki Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Bir kimse, Allahü teâlâyı sevmezse ve Allahü teâlânın düşmanlarını düşman bilmezse, hakiki iman etmiş olmaz. Müminleri Allah için sever ve kâfirleri düşman bilirse, Allahü teâlânın sevgisine kavuşur.)

(Bir kimse, Allahın dostlarını sever, düşmanlarını düşman bilirse ve Allah için verir ve Allah için vermezse, imanı kâmil olur.)

(Allahü teâlâ, bir Peygambere vahy etti ki, falan abide söyle: Dünyada zühd ederek, nefsini rahata kavuşturdun ve kendini kıymetlendirdin. Benim için ne yaptın?) Abid sordu: Ya Rabbi! Senin için ne yapılır? Allahü teâlâ buyurdu ki: (Düşmanıma, benim için düşmanlık ettin mi ve sevdiğimi benim için sevdin mi?)

Sevenin, sevgilinin sevdiklerini sevmesi ve sevmediklerini sevmemesi gerekir. Bu sevgi ve düşmanlık, insanın elinde değildir. Sevginin icabıdır. Burada, diğer işlerde gereken iradeye ve kesbe ihtiyaç yoktur. Kendiliğinden hasıl olur. Dostun dostları, insana sevimli görünür. Düşmanları, çok çirkin görünür. Bir kimse, birisini seviyorum derse, onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça, sözüne inanılmaz. Ona münafık denir. Şeyhül-islâm Abdullah-ı Ensari diyor ki: (Ben Ebul-Hasen Semunu sevmiyorum. Çünkü üstadım Hıdriyi üzmüştü. Bir kimse, hocanı üzer, sen de ondan üzülmezsen, köpekten aşağı olursun.)

Allahü teâlâ, Mümtehinne suresinin dördüncü ayetinde mealen, (İbrahimin ve Onunla beraber olan müminlerin sözlerinden ibret alınız! Onlar, kâfirlere dediler ki, biz sizden ve putlarınızdan uzağız. Dininizi beğenmiyoruz. Allahü teâlâya inanıncaya kadar, aramızda düşmanlık vardır) buyurdu. Bundan sonraki ayet-i kerimede mealen, (Bu sözlerinde sizin için ve Allahü teâlânın rızasını ve ahiret gününün nimetlerini isteyenler için, ibret vardır) buyurdu. Buradan anlaşılıyor ki, Allahü teâlânın rızasını kazanmak istiyenlere, bu teberri [uzaklaşmak] gerekir. Allahü teâlâ mealen buyuruyor ki; (Kâfirleri sevmek, Allahü teâlâyı sevmemektir. İki zıt şey, birlikte sevilemez.) İki düşman, birlikte sevilemez. Bir kimse, seviyorum dese, fakat onun düşmanlarından teberri etmese, bu sözüne inanılmaz. Al-i İmran suresinin 28inci ayetinde mealen, (Kâfirleri sevenleri, Allahü teâlâ, azabı ile korkutuyor) buyurdu. Bu büyük tehdit, çirkinliğin çok büyük olduğunu gösteriyor. (Mektubat-ı Masumiyye c.3, m.55)
...
Kâfirlerle dostluk
Sual: Burada çalıştığımız yerde işimiz gereği ecnebiler ile görüşüyoruz. Herkesle iyi geçinmek için onlara da iyi davranıyoruz. Böyle davranmakta mahzur var mıdır?

CEVAP
Müminin kâfiri sevmesi üç türlü olur:

Birincisi, onun küfrünü beğenir. Bunun için sever. Bu muhabbet yasaktır. Çünkü onun dininden razı olmuştur. Küfrü beğenen kâfir olur. Böyle muhabbet, imanı giderir.

İkincisi, herkesle iyi geçinmek için, kâfire dost görünmektedir. Bu yasak değildir.

Üçüncüsü, ikisi ortasıdır. Onlara meyleder, yardım eder. Dininin bâtıl olduğunu bilerek, akrabalık, iş arkadaşlığı sebebi ile dostluk yapar. Bu muhabbet küfre sebep olmaz ise de, caiz değildir. Çünkü bu muhabbet, zamanla dinini beğenmeye sebep olur. (Mektubat-ı Masumiyye c.3, m.55)

Kâfirleri sevmek, dost edinmek
Zaruretsiz veya ihtiyaçsız gayrı müslimlerle beraber olmak, onlarla dostluk kurmak uygun değildir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:

(Müminler, müminler bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allahü teâlânın dostluğunu bırakmış olurlar.) [A. İmran 28]

(Ey müminler, Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin!) [Maide 51]

Hadis-i şerifte de, (Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur) [Taberânî] [Yani bir milletin, adete, tekniğe ait işlerini değil de, onların dinlerini, ibâdetlerini, günah olan işlerini seven kimseler, kıyamet günü onlarla birlikte Cehenneme giderler. Fenne ait işlerini ve günah olmıyan adetlerini yapmak caizdir.]
okuduğunuz için teşekür ederim selam ve saygılar.bizlere bunu paylaştıran kardeşlerimize teşekür ederim.

29 Kasım 2011 Salı

((FAKİRLİK-ZENGİNLİK ))



FAKİRLİK-ZENGİNLİK
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
SELAMÜN ALEYKÜM
SİZ SEVGİLİ TWİTTER FACEBOOK VE NETLOG TAKİPÇİLERİMİN CUMA GÜNÜNÜZ RABBİM HAYİRLİ KILSIN.CUMANIZ MÜBAREK OLSUNBUYRUNUZ KONUMUZA..!
İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
..........

FAKİRLİK-ZENGİNLİK
...,

Fakirlik; Anlam ve Mâhiyeti

Aslî ihtiyaçların dışında, zekât nisabı kadar mala mâlik olmayan veya nisaptan daha fazla mala sahip olduğu halde, bunlar ihtiyaçlarına yeterli bulunmayan kimseye "fakir", hiçbir şeyi bulunmayan yoksula da "miskin" denir. Yoksulluk problemi ve zenginle yoksul arasında denge sağlanması, eski çağlardan beri toplu yaşayışın en önde gelen problemleri arasındadır. Semavı dinler, toplum bilimciler, iktisatçılar ve devlet adamları bu konuda çeşitli çözümler getirmişlerdir.                                                    

İslâm'da veren el, alan elden üstün tutulmuş ve mü'minler helâl yoldan kazanç sağlamaya teşvik edilmiştir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sâlih (iyi) mal, sâlih kişi için ne güzeldir" (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194). Hz. Peygamber şöyle duâ etmiştir: "Allah'ım, yoksulluk fitnesinin şerrinden, küfür ve yoksulluktan sana sığınırım" (Nesaî, Sehv, 90, İstiâze, 16, 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 36, 39, 42, 44; VI, 57, 207). Yine Allah elçisi şöyle buyurmuştur: "Ben görmeyen birisiydim, Allah basiretimi açtı; fakirdim, beni zengin kıldı" (Buhârî, Enbiyâ, 51). "Şüphesiz, insan borçlandı mı, konuşursa yalan söyler, vaad ederse, sözünde duramaz" (Buhâri, İstikrâz 10).

Fakirlik insan düşüncesi üzerinde olumsuz etki yapar. Muhammed eş-Şeybânî'ınin (ö.189/805) şöyle dediği nakledilir: Ebû Hanife (ö.150/767) ilim meclisinde iken hizmetçisi evde yiyecek kalmadığını söyleyince, o şöyle demiştir: "Allah hayrını versin, kafamdan kırk fıkıh meselesini kaçırttın". Yine Ebû Hanife'nin başka bir sözü şöyledir: "Evinde yiyeceği olmayan kimse ile istişârede bulunma. Çünkü onun fikri dağınık, kalbi meşguldür; kararı isabetli olmaz" (Yûsuf el-Kardâvî, Fakirlik Problemi ve İslâm, terc. Abdulvehhâb Öztürk, Ankara, 1975, s.24). "Hâkim, öfkeli iken karar vermesin" hadisi de aynı esası belirtir. İslâm hukukçuları fazla açlık, susuzluk ve benzeri etkenleri öfkeye kıyas etmişlerdir.

Yoksulluk evlilik hayatını da etkiler. Ayette "Evlenmeye çare bulamayanlar, Allah kendilerini fazl-u kereminden zengin kılıncaya kadar, zinâya karşı iffetlerini korusunlar" (24/Nûr, 33) buyurulur. Ebû Hanife'ye göre, kocanın yoksulluğu sebebiyle kadın boşanma dâvâsı açamaz. Sabretmesi, gerekirse kocasından izin alarak çalışması ve kocasının nafakayı borçlanması gerekir. Delili şu âyettir: "Eğer borçlu, darlık içinde ise ona geniş bir zamana kadar mühlet (vermenizdir)." (2/Bakara, 280). Şâfii (ö.204/819), Mâlik (ö.179/795) ve Ahmed b. Hanbel'e (ö.241/855) göre, kadın, kocasının nafakayı temin edemeyecek şekilde yoksulluğu yüzünden boşanma talebinde bulunabilir. Ric'â talaktan (cayılabilir boşama) söz eden âyetin sonunda şu uyarı vardır: "Bu kadınları haklarına tecavüz için, zararlarına olarak tutmayınız" (2/Bakara, 231).

Yoksulluk, toplumda huzursuzluğa sebep olur. Ashâb-ı kirâmdan Ebû Zer el-Gıfârî'nin (ö.32/652): "Evinde yiyecek bulamayanın, insanların üzerine yalın kılıç yürümediğine şaşıyorum" dediği nakledilmiştir (el-Kardâvî, a.g.e., s.27). Bir toplumda zenginlerle yoksullar arasındaki mesafe büyür, zengin azınlık israf ve sefâhet içinde yüzerken, yoksullar aslî ihtiyaçlardan bile mahrum kalırsa, kalplere kin, buğz ve nefret tohumları ekilir, toplum düzeni bozulur.

Allahu Teâlâ rızkı, mal-mülk edinmeyi çalışma ve risk esasına bağlamıştır. İnsanların becerileri farklı olduğu, çocuk ve servetler bir imtihan aracı sayıldığı için, servette mutlak eşitlik amaçlanmamıştır. Âyetlerde şöyle buyurulur: "Allah, rızık hususunda kiminizi kiminizden üstün kıldı" (16/Nahl, 71). "Şüphesiz Rabbin, dilediği kimsenin rızkını genişletir, dilediğini de daraltır. Çünkü O, kullarının her halinden haberdardır; her şeyi hakkıyla görendir" (17/İsrâ, 30) . "O, sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi imtihan etmek için kiminizi derecelerle kiminizin üstüne çıkarandır" (6/En'âm, 165).

Servetlerin gerçek mâliki Yüce Allah'tır. İnsan, malı üzerinde vekil ve yed-i emindir. O, serveti, yaratıcının koyduğu sınırlar içinde kazanmak, harcamak ve tasarruflar yapmakla yükümlüdür. Âyetlerde şöyle buyurulur: "Size (tasarruf için) vekâlet verdiği maldan O'nun uğrunda harcayın" (57/Hadîd, 7). "Onlara Allah'ın size verdiği maldan verin" (24/Nûr, 33). Servetinde toplumun hiçbir hakkı bulunmadığını öne süren ve Kapitalizmin sembolü sayılan Karun'u, Allahu Teâlâ yurdu ile birlikte helâk etmiştir: "Sonunda Biz onu da, sarayını da yere geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek hiçbir cemaati de yoktu, onun. Bizzat kendini savunmak için gücü de yoktu" (28/Kasas, 81).

 Çalışma:

Allah (c.c.), insan için ancak çalıştığının karşılığı olduğunu bildirmiş; dünyada ve göklerde bulunan her şeyi insanoğlunun emrine âmâde kıldığını haber vermiştir:

''O, yeri sizin için itaatkâr kılandır. O halde, onun omuzlarında yürüyün; Allah'ın rızkından yiyin..." (67/Mülk, 15).

"Yerde yürüyen hiçbir canlı hâriç olmamak üzere rızıkları Allah'a âittir"  (23/Mü'min, 64).

Hz. Ömer (ö. 23/643), rızık için çalışmadan oturan ve Allah'a tevekkül ettiğini ileri süren bir topluluğa şöyle demiştir: "Hiçbiriniz; Allah'ım bana rızık ver, diyerek, çalışıp rızık aramaktan geri durmasın. Bilin ki, gökten ne altın yağar, ne gümüş. Allahu Teâlâ'nın; "Cuma namazı kılınınca yeryüzüne dağılın, Allah'ın fazlından nasip arayın" buyurduğunu görmüyor musunuz?" (62/Cum'a, 10; el-Kardâvî, a.g.e., 57
Zengin Hısımların Himâyesi:


İslâm'da prensip olarak, yoksulluğa karşı herkes çalışarak karşı koyar. Ancak çalışmaya gücü yetmeyenler, dul kadınlar, küçük çocuklar, yaşlılar, kötürüm, hasta ve yatalaklarla, başına gelen bir musibet yüzünden kazanç elde edemeyenler, öncelikle zengin hısımları tarafından desteklenir. Bu konu İslâm'da nafaka hukuku hükümlerine göre çözümlenir.

Ebû Hanife'ye göre her mahrem hısımın, kendi hısımına nafaka vermesi vâciptir. Eğer hısım, çocuk ve torunlardan veya baba yahut dedelerden ise, dinleri bir olsun farklı olsun nafaka hukuku cereyan eder. Diğer hısımlar arasında ise, ancak dinlerinin bir olması halinde vâcip olur. Bu durumda, müslümanın kâfir olan hısımına nafaka vermesi gerekmez.
okuduğunuz için hepinize ayrı ayrı teşekür ederim...

28 Kasım 2011 Pazartesi

((İSYAN))


Huseyin Meric
Kur'an Gölgesinde Mesajlar
((BUHL/CİMRİLİK))
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
SELAMÜN ALEYKÜM
SİZ SEVGİLİ TWİTTER FACEBOOK VE NETLOG TAKİPÇİLERİMİN CUMA GÜNÜNÜZ RABBİM HAYİRLİ KILSIN.CUMANIZ MÜBAREK OLSUNBUYRUNUZ KONUMUZA..!
İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........

İSYAN

İtaatsizlik, emre karşı gelme, başkaldırı. Bağî, serkeş ve asi anlamlarıyla Allah'ın kanunları çerçevesinde üzerine düşeni yapmaktan kaçınma hali ve günahkâr anlamları da verilmektedir.

Kur'an-ı Kerîm insanların dünya ve ahiret mutluluğu için uymakla zorunlu bulunduğu bir takım emir ve yasaklamalar getirerek örnek toplum modeli çizer. Bu modelde insana düşen görev ise emrolunduğu gibi yaşaması, Kur'an ve Sünnet'ten ayrılmaması, Allah'a itaat sınırlarının dışına çıkmaması ve O'na isyankâr bir kul olmamasıdır.

"Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı (isyankârlardan oldu)" (el-A'raf, 7/13). Görüldüğü gibi Allah'a karşı ilk olarak şeytan isyan bayrağını açmış, bununla daha sonra Allah'ın meclisinden kovulmakla cezalandırılmıştır. O da Allah'tan dünya hayatı boyunca kendisine âsilerden arkadaş edinmek için izin almıştır. "(Allah) buyurdu: "Haydi sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Andolsun ki onlardan (insanlardan) sana kim uyar (bana asi olup isyan eder) sa (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım (azdıran sizler de, size uyup yoldan çıkan insanlar da cehenneme gireceksiniz)" (el-A'raf, 7/18).

Allah'ın emirlerini dinlememe hali ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Adem'le başlamıştır. Bütün peygamberlerin tek gayesi bu emir ve yasaklar çerçevesinde insana daha yaşanabilir bir hayat modeli çizmek olmuştur.

"Allah ve Resulu, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o isi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulu'ne karşı gelir (isyan edip asi olursa), apaçık bir sapıklığa düşmüştür" (el-Ahzâb, 33/36). Bu ayet mümin-kâfir sınırını kesin bir şekilde çizer. Müslüman olmak; kendi düşünce, davranış ve seçme özgürlüğünü Allah ve Resulu'ne teslim etmek demektir. Düşünen hiç bir insan için iki karşıt davranış olan iyi ile kötüyü birleştirmesi beklenemez. Müslüman olarak yasamak, daim kalmak isteyen bir kimse mutlaka Allah ve Resulune boyun eğmek zorundadır. Eğer bunu kabul etmezse ne kadar müslüman olduğunu söylerse söylesin Allah katında olduğu gibi insanlar arasında da münâfıklıktan öteye gidemeyecektir (Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, İstanbul 1987, IV, 377).

Kur'an-ı Kerîm'de bu konuyla ilgili birçok âyette zikredilen isyan, asi... kelimeleri Allah'ın emirlerine karşı gelen, O'na itaat etmeyen anlamlarında kullanılmıştır. Hadis-i şeriflerde de Kur'an ayetlerine paralel olarak aynı manalarda kullanılırlar.

"Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman'a isyan edip asi olmuştur" (Meryem, 19/44).

"Benim yapabileceğim sadece Alla"tan (bana vahyedilenleri) size duyurmak ve O'nun elçilik görevlerini yerine getirmektir. Artık kim Allah'a ve Elçisine başkaldırırsa, ona içinde sürekli kalacağı cehennem ateşi vardır" (el-Cin, 72/23).

"Her kim O'na (Peygambere) itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur. Her kim de O'na isyan eder asi olursa Allah'a isyan etmiştir" (Buhârî, İ'tisâm" 2).

"Bize karşı silâh çeken (isyan eden, başkaldıran) bizden değildir" (Tirmizî Hudud, 26; Nesâi, 37/26; İbn Mâce, 20/19).

"Kim de Allah'a ve Peygamberine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır" (en-Nîsa, 4/14).

İnsanın Allah'a ve Resulu'ne isyan bayrağını açması demek İslâm'dan uzaklaşması ve O'nun koyduğu kanunları hiçe sayması demektir. Bu noktada o tür bir insanın ilâhlık ve rablik kavramını reddettiği görülmektedir. Çünkü bu makamı ortaksız olarak elinde bulunduran Allah'tır. Allah'ın kanunları İslâm'ın kendisidir. Yani din budur... Allah'tan başka ilâhlar edinmek ve İslâm'dan başka yollar edinerek İslâm'ı acz içinde görmek ise şirktir, küfürdür. Bütün mesele Allah'a isyandan kaynaklanmakta ve insanın kendi hevâ ve hevesi doğrultusunda şeytan yolunda, onun askeri olmasında düğümlenmektedir

(bk. Âsi, Baği ve Daru'l-Baği mad.).
sevgili hocamız
Naci YENGİN ve siz okuyan takipçilerimden Allah c.c. razı olsun.
Lütfen paylaşınız sizlerde vesile olunuz bu hayira.selam ve dua ile kalınız.saygılarım ile..



26 Kasım 2011 Cumartesi

Sevgi üzerine Sual: Sevgi nedir, sebepleri nelerdir?


Sevgi üzerine
Sual: Sevgi nedir, sebepleri nelerdir?

CEVAP

Sevgi, gönlün zevk aldığı şeye meyletmesi demektir. Bu meylin kuvvetlisine aşk denir. Deyim olarak sevgi, hiçbir karşılık beklemeden sevgiliye [Allaha] tâbi olmak, ona itaat etmek, onun her işini güzel, her eziyetini, her iyilikten daha tatlı görmek ve onun dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek, kısacası onun rızası için yaşamaktır.
Sevgi, sevgilinin dostlarını sevmeyi, düşmanlarına düşmanlık etmeyi gerektirir. Bu sevgi ve düşmanlık, gerçek âşıkların elinde değildir. Çalışmaksızın, zahmet çekmeksizin kendiliğinden hâsıl olur. Dostun dostları güzel görünür ve düşmanları çirkin ve kötü görünür. Âşıklar, sevgililerinin delisi olup, onlara aykırı bir şey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıt şeyin sevgisi bir kalbde yerleşemez.
Bilip anlamadan sevgi gerçekleşmez. Ancak bilinen sevilir. Sevgi, cansızların değil, canlı ve anlayışlı olanların özelliğidir. İnsanın anladığı, zevk ve rahatlık duyduğu her şey sevimli; acı duyduğu, nefret ettiği her şey sevimsizdir. Zevk alınan her şeyin, zevk alan için sevimli olması, gönlün ona meyletmesi demektir.
Her duyu, ancak anladığı şeyden zevk alır, ona meyleder, onu sever. Meselâ gözün zevki, görüp hoşlandığı şeylerdir. Kulağın zevki, duyduğu güzel seslerdir. Burnunki güzel kokulardır. Dilin zevki, yiyip içtiği şeylerin tadıdır. Dokunma duygusunun, tutmanın zevki, yumuşaklık ve zevki okşayan şeylerdir. İşte duyularla anlaşılan bu şeyler, hoşa gittikleri için sevilir.
Beş duyunun hiçbiri ile anlaşılmayan sevgi de vardır. Altıncı bir duyu ile bilinir. Beş duyu ile elde edilen zevkte hayvanlar da ortaktır.
İnsanın kalb gözü, baştaki gözden daha kuvvetlidir. Aklın anladığı güzellik, gözün gördüğünden daha büyüktür.
Sevginin sebepleri üçtür:
1- Her canlı kendini sever. Kendini sevmek, varlığının devam etmesini istemek ve yok olmaktan hoşlanmamak demektir. İşte bunun için insan, yaşamayı sever ve ölümden hoşlanmaz. Varlığımızın devamı gibi, her şeyimizin mükemmel olması da sevilir. İnsan, önce kendi zatını, sonra uzuvlarının selâmetini sever. Daha sonra malının, evlâdının, akraba ve dostlarının selâmetini sever. Bunları, vücudunun devam ve kemâline sebep oldukları için sever. Meselâ evlâdından bir fayda görmese de sever. Çünkü kendinden sonra neslini devam ettirecek odur.
2- İnsan, ihsanı sever. İnsan, ihsanın kölesidir. Gönül, kendine iyilik edeni sever, kötülük edenden nefret eder. İnsan, ister istemez iyilik edene karşı sevgi duyar.
Sağlık sevilir. Sağlığının devamı için doktor da sevilir. Doktoru da kendimizi sevdiğimiz için severiz. Bunun gibi ilmi de, öğretmeni de severiz. Öğretmeni ilme sebep olduğu için severiz.
Para, çeşitli ihtiyaçları karşılamaya ve yiyip içmeye vasıta olduğu için sevilir. Yemeğin kendisi de yenmek için sevilir. Biri bizatihi, diğeri ise vasıta olduğu için sevilir. İyilik edeni sevmek, onun şahsını değil, iyiliğini sevmektir. İyilik kalkınca, sevgi de kalkar. İyilik azalırsa, sevgi de azalır.
3- Bir kimseyi, ettiği iyilikten dolayı değil, bizzat zatından dolayı sevmek, yok olup tükenmeyen gerçek sevgidir. Bu da güzeli sevmek demektir. Güzelliği anlayan güzeli sever. Güzelliği sevmek, güzelliğin zatındandır. Çünkü ondaki güzelliği anlamak, zevkin kendisidir. Güzeli anlamak da bir zevktir. Akarsu, yeşillik, tabiattaki güzellikler yiyip içildikleri için değil, sırf güzel oldukları için sevilir. Bu insanın elinde olmayan sevgidir. Allahü teâlânın güzel olduğu bilinirse, onu da sevmemek imkânsızdır. O ise, güzeller güzelidir. Hadis-i şerifte, (Allah güzeldir, güzeli sever) buyuruluyor.

Sual: Bazıları kıyamete inanmıyor. Hepsi bu dünyadadır diyorlar. Kıyamet hakkında bilgi verir misiniz?


Kıyamet günü
Sual: Bazıları kıyamete inanmıyor. Hepsi bu dünyadadır diyorlar. Kıyamet hakkında bilgi verir misiniz?

CEVAP

Kıyamet günü vardır. O gün, elbette gelecektir. O gün; gökler parçalanacak, yıldızlar dağılacak, yeryüzü ve dağlar, parça parça olacaktır ve yok olacaklardır. Kur'an-ı Kerim, bunları haber veriyor.
Kıyamette, bütün mahluklar, yok olup, tekrar yaratılacak, herkes mezardan kalkacaktır. Allahü teâlâ, çürümüş, toz olmuş kemikleri yine diriltecektir. O gün, terazi kurulacak, herkesin hesap defterleri uçarak, iyilere sağ taraflarından, fenalara sol taraflarından gelecektir. Cehennem üzerindeki sırat köprüsünden geçilecek, iyiler geçip Cennete gidecek, Cehennemlikler, Cehenneme düşecektir.
Bu bildirdiklerimiz, olmıyacak şeyler değildir. Muhbir-i sadık [doğru haber veren] Muhammed aleyhisselam haber verdiği için, hemen kabul etmek, inanmak gerekir. Hayâle kapılarak şüpheye düşmemelidir.
Allahü teâlâ, (Resulümün getirdiklerini alınız!) yani, her söylediğine inanınız! buyuruyor. (Haşr 7)
Kıyamette, peygamberler, âlimler, şehidler, salihler, Kur'an-ı kerim okuyanlar ve daha başkaları şefaat edecektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(1- Kur'an-ı kerim okuyanlar, 2- Peygamberiniz, 3- Akrabalar, 4- Emanete riayet edenler, 5- Din kardeşleriniz şefaat eder.) [Deylemî]
1- Kur'an-ı kerimi tecvid ile, teganni etmeden sırf Allah rızası için okuyanlar şefaat eder.
2- Peygamber efendimiz, büyük şefaatçidir. (Büyük günah işliyenlere şefaat edeceğim) buyurdu. (Tirmizî)
3- Şefaat yetkisi verilen akrabalar, yakınlarına şefaat eder. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Şehid, ev halkından 70 kişiye şefaat eder.) [Beyhekî]
4- Emanete riayet eden salih müslümanlar da şefaat eder.
5- Din kardeşlerimizden, kendisine şefaat yetkisi verilenler, arkadaşlarına, tanıdıklarına şefaat eder.
İtikadı düzgün olan müslümanlar şefaate kavuşur. Bazı bid'at fırkaları şefaate kavuşamazlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Şefaatime inanmıyan ona kavuşamaz.) [Şira]
(Ehl-i beytimi sevenlere şefaat edeceğim) [Hatib]
(Eshabıma dil uzatanlardan başka, her mümine şefaat ederim) [Deylemî]
Kâfirler, hesaptan sonra, Cehenneme girecek, Cehennemde ve azabda ebedi kalacaklardır. Müminler, Cennette ve Cennet nimetlerinde sonsuz olarak kalacaklardır.
Günahı, sevabından çok olan müminlerin, Cehenneme girip, günahlarına karşılık, bir müddet azab görmeleri caiz ise de, bunlar, Cehennemde sonsuz kalmıyacaklardır. Kalbinde zerre kadar iman olan bir kimse, Cehennemde sonsuz kalmıyacak, rahmet-i ilahiyyeye kavuşarak Cennete girecektir

(( BUHL/CİMRİLİK))


   Huseyin Meric
Kur'an Gölgesinde Mesajlar
((BUHL/CİMRİLİK))
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
SELAMÜN ALEYKÜM
SİZ SEVGİLİ TWİTTER FACEBOOK VE NETLOG TAKİPÇİLERİMİN CUMA GÜNÜNÜZ RABBİM HAYİRLİ KILSIN.CUMANIZ MÜBAREK OLSUNBUYRUNUZ KONUMUZA..!
İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........
SEVGİLİ ARKADAŞLARIM.YÜCE MEVLAMIZ BİR KULUNU ÇÖMERT OLARAK SEVERSE ALNINDA ÇÖMERTLIK DAMGASINI VURUR;VERDİĞİ RIZKI NE OLURSA OLSUN.CEBİNDE O GÜN İÇİN EKMEK ALACAK BİR KAÇ LİRASINI BİR GARİBAN ,FAKİR FUKARA İSTEDİĞİ ZAMAN ONU ALLAH İÇİN TASADUK EDER.VE BU KİŞİ HEM DÜNYADA HEMDE AHİRETTE HAKKIN SEVGİSİNE KAVUŞARAK DARDA KALMAZ HİÇ BİR AN ALLAH C.C.DAN RIZKIN KORKUSU TAŞIMAZ..EVİNDE HUZUR VE MUTLULUK RUZGARI ESMEYE DEVAM EDER.
AMA ZENGİNLİĞİ BAKIMINDAN ÇOK MALLARI OLMASI BAKIMINDAN:ÇİMRİLİK VE FAKİRLİK KORKUSU İLE YAŞAMAYA DEVAM EDEN BİR KULUN ALNINDA:FAKİRLİK DAMGASINI VURUR:BU KUL NE DÜNYADA MALINI YEME FIRSATINI BULUR NEDE ALLAH İÇİN TASADUK EDER HER ZAMAN RIZKI VEREN ALLAHTAN UMUT ETMEZ UMUDUNU YİTİRREREK O HAL İLE.HER DAİM BEN VERİRSEM MALIM BİTER AÇ KALIRIM KORKUSU İLE ÖLÜP GİTİĞİNDE İSE ARKASINDA KALAN VARİSLERİ ONA RAHMET OKUYACAK BİR SEVGİ BIRAKMADIĞI İÇİN HER İKİ DÜNYADADA REZİL OLUR.KONUMUZ ÇİMRİLİK BUYRUNUZ.

BUHL/CİMRİLİK

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم                                            

 وَلاَ يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ يَبْخَلُونَ بِمَآ اَتَيهُمُ اللهُ مِنْ فَضْلِهِ هُوَ خَيْرًا لَهُمْ بَلْ هُوَ شَرٌّ لَهُمْ سَيُطَوَّقُون

مَا بَخِلُوا بِهِ يَوْمَ الْقِيَمَةِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُون خَبِيرٌ

"Allah'ın, fazlından/kereminden kendilerine verdiklerini (infakta) buhl edip cimrilik gösterenler, sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır; tersine bu onlar için şerdir/kötüdür. Buhl edip cimrilik ettikleri şey de kıyâmet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mîrâsı Allah'ındır. Allah, bütün yaptıklarınızdan haberdardır." (3/Âl-i İmrân, 180)
...
  Buhl/Cimrilik; Anlam ve Mâhiyeti

Harcanması gereken malı sarfetmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek.

Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir.

Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: "Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir" buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır.

Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Allah Teâlâ: "Onlar ki hem kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah'ın kendilerine fazlından verdiği Şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık. " (4/Nisâ, 37) buyurmuştur.

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Cimrilikten sakınınız. Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir."  "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: 'İlâhî İnfak edene karşılığını ver'; diğeri: 'Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et)' diye duâ ederler." (Riyâzü's-Sâlihîn, I/253). "...Cimri kişi Allah'a uzak, Cennet'e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır" (Tirmizî, Birr 40).

Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır. Bişr b. el-Hâris, cimriler hakkında şöyle demiştir: "Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak mü'minler için belâdır" Yahya b. Muaz da şöyle demiştir: "Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır." İbnu'l-Mutez'in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: "İnsan malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder."

Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsânıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır.

Müslümanların, cimrilik konusunda, Allah Teâlâ'nın şu ihtarını unutmamaları gerekir. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Allah'ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu, onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır." (3/Âl-i İmrân, 180)

Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah'ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaate karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah'tan, maldan da üstün bir şey umabilirler. Bu umulan şey Allah'ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez.

Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras Cehennemi haline gelir.

Allah'a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefâ göstermeyip Allah'a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür: "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın." (17/İsrâ, 29). Âyet-i celîlede cimrilik, ellerini boynuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor.

Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir. Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır.

Cimrilik kelimesinin Kur'an'daki diğer bir karşılığı katûr kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri demektir. Kur'an'da, kişinin elindeki şeyleri çar-çur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır. "Ve onlar ki harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur." (25/Furkan, 67)

Cimrilik konusu, Allah'ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur'an'da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh'dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir. "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun. (O'nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (64/Teğâbün, 16). Bu âyete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah'a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah'ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah'ın hazineleri bitmez ve tükenmez.

"De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir." (17/İsrâ, 100). Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah'ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir. (1)

Cimrilik; Servet edinme tutkusuyla karşılıksız harcama ve hayır yapmaktan kaçınma eğilimidir. "Âdî, alçak, soysuz" anlamındaki Farsça "cimri" kelimesinden Türkçeleştirilmiş olup genellikle "pintilik, hasislik" mânâsında kullanılır. İslâm ahlâk literatüründe aynı kavramlar "şuhh" ve "buhl" kelimeleriyle ifâde edilir. Ancak dilciler bu iki terim arasındaki anlam farkı üzerinde durmuşlardır. Buna göre şuhh, öncelikle kişiyi mal-mülk edinme hırsına sevkeden, harcamalarda bulunmaktan ve yardım etmekten alıkoyan bencil bir duygu, buhl isebu duygunun etkisiyle iyilik ve cömertlik yapmaktan kaçınmaktır. Dil âlimleri ve müfessirlerin çoğunluğu, özel olarak mal varlığı konusundaki cimriliğe buhl ve genel olarak iyiliğin her türlüsünden kaçınacak derecede köklü ve yaygın bir huy halini almış bulunan cimriliğe de şuhh demişlerdir. Ayrıca buhlü, kişinin kendi malını hayır yoluna harcamaktan kaçınması, şuhhu da başkalarının elindekine göz dikecek veya onların iyilik yapmalarından bile hoşlanmayacak derecede cimri ve iyilik duygusundan yoksun olması şeklinde açıklayanlar da vardır.

Hadislerde cimrilik anlamına gelen kavramlar sık sık geçmektedir. Hz. Peygamber, genel olarak insanlar hakkında düşünülebilen en kötü ve alçaltıcı iki huyun cimrilik ve korkaklık olduğunu (Ahmed bin Hanbel, II/302, 320; Ebû Dâvud, Cihad 21), cimrilik duygusuyla imanın bir arada bulunmayacağını (Ahmed bin Hanbel, II/256, 340, 441; Nesâî Cihad 8) ifâde etmiştir. Başka bir hadiste mal hırsı demir zırhına benzetilmiştir: Cömert insandaki yardım duygusu mal hırsını yenip kişi cömertlik yaptıkça üzerindeki zırh gevşer, yani cömert insanda mal hırsının ve cimrilik duygusunun baskısı gittikçe azalır. Aynı zamanda başkalarının sıkıntılarını hafifletimiş olmaktan dolayı da huzura kavuşur. Buna karşılık cimri insandaki mal hırsı kendisini gittikçe sıkan bir zırh gibi rahatsız eder; insanların sıkıntı içinde bulunduklarını görmekten dolayı da vicdânen rahatsız olmasına rağmen cimriliği yüzünden vicdânını rahatlatacak iyilikler yapamaz. Böylece cimrilik duygusu kendisini tam bir psikolojik baskı altına alır (Buhârî, Cihad 89, Zekât 27, Libâs 9; Müslim, Ziekât 76, 77). Bu sebeple Hz. Peygamber cimrilikten Allah'a sığınmış (Buhârî, Cihad 74), geçmişte bazı kavimlerin cimrilik yüzünden birbirlerinin mallarına saldırmak, kanlarını akıtmak sûretiyle helâk olduklarını belirtmiş (Müslim, Birr 56), cimriliğin, bencillik ve çıkarcılığın doğurabileceği sosyal bunalımlara dikkat çekmiştir. İmam Mâverdî de cimriliğin bu sosyal münâsebetler üzerindeki bu olumsuz etkisi üzerinde durmuştur (Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, s. 222).

Cimrilik konusu İslâm ahlâkçıları içinde Gazzâlî tarafından ilmî bir yaklaşımla ele alınarak incelenmiştir. Gazzâlî cimriliğin psikolojik temelleri üzerinde durarak bu olumsuz duyguyu mal sevgisine bağlamakta ve bu sevginin az veya çok her insanda bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre eğer her servet biriktirenin cimri olduğu düşünülecek olursa bu takdirde cimrilikten kurtulabilmiş hiçbir insan bulunamaz. Cimrilik hakkındaki hükümler çoğunlukla izâfîdir/görecelidir. Nitekim bir insan kendisinin cömert olduğuna inandığı halde, başkaları onu cimri sayabilirler. Bu durum genellikle cimrilik kavramının farklı anlaşılmasından doğmaktadır. Gazzâlî, cimrilik konusunda "harcanması dinî ve hukukî bakımdan gerekli olan malı harcamaktan kaçınmak" veya "hayır yolunda harcama yapmayı sevmemek" şeklindeki tarifleri yetersiz bulmakta ve bu konuya tam olarak açıklık getirebilmek için servetin var oluş gâyesini esas almak gerektiğini söylemektedir. Buna göre malı yaratılış gâyesinin dışında harcamak isrâf; bu gâye için harcamaktan kaçınarak elde tutmak cimrilik; yaratılış gâyesine uygun olarak harcamaksa cömertliktir (İhyâ, III/259-260).

İslâm ahlâkçıları cimriliği ahlâkî ve psikolojik bir hastalık kabul ederek diğer rezîletler gibi bunun da ilim ve amel yoluyla tedâvi edilebileceğini ifâde etmişlerdir. İlim yolu cimriliğin ahlâkî, dinî ve sosyal bakımdan zararlarını ve bundan kurtulmanın yollarını araştırıp öğrenmek, amel yolu ise insanların dertleriyle ilgilenmek, nefse güç gelse de insanlara yardım etmeye kendini zorlamak şeklinde özetlenebilir.    
OKUDUĞUNUZ İÇİN HEPİNİZE ÇOK TEŞEKÜR EDER BİNLERCE SELAM VE SAYGILAR SUNARIM.

 

25 Kasım 2011 Cuma

((BANA NETLOGDA GELEN BİR MESAJ VE VERDİĞİM CEVAP SİZLER İLE PAYLAŞIYORUM)


((BANA NETLOGDA GELEN BİR MESAJ VE VERDİĞİM CEVAP SİZLER İLE PAYLAŞIYORUM))
...lilabolgarina
Lila Bolgarina
23 yaşında - bayan - Bulgaria, Varna
You are a very religious person. Why you asked for my friendship? It is obvious from my picture and my femdom AHLAKSIZ SİTE ADRESİ:SİLDİM.
net that I do not meet the moral criteria that Islam requires, Let me know and I will accept. I hope that you understand my profile and the type of people that I seek
ANLAMI:
Bir çok dindar bir kişi. Benim dostluk istedi Neden?Bu benim resim ve İslam'ın gerektirdiği ahlaki kriterlerine uymadığı femdom web sitesi açıktır, bana bildirin ve ben kabul edecek. Sana benim profil ve tip Aradığım kişi anlamak umuyoruz
....
..
I seek people truly devoted to female domination NO CHAT. Only goddess worshippers and people willing to slave for me on the Internet or aquire my femdom videos. Visit my website  If you are in an Islamic state that blocks my website send me a message
..
Ben gerçekten kadın hakimiyeti NO Sohbet ayrılmış insanlar ararlar. Sadece tanrıça tapanların ve İnternet benim için köle yapmaya istekli kişi veya femdom videos kazanır. Web siteme bana bir mesaj göndermek engelleyen bir İslam devleti iseniz, benim web sitesini ziyaret edin
....VERDİĞİM CEVAP.......

huseyinmeric

 çevrimiçi  erkek - 45 yaş, Türkiye

sevgili hanimefendi
bana gelen mesajınızı okudum
teşekür ederim
fakat verdiğiniz adrese baktım
ama bunu söylemek isterim ki
bilerek veya bilmeyerek yaptığınız bu cinsel fantaziler
sadece bir kaç gün yıl yaşadığınız bu dünyada geçerli
düşününüz sizler gece yatağınıza girdiğinizde
hiç ölüm korkusu sizlerin tüm ruhunuzu sarıyorsa
biliniz ki bu cinsel fantaziler sizlerin istemeyerek
iğrenç bulduğunuz bir yaşam biçimi olarak görmeye başlarsınız
sevgili arkadaşım
insanlar bu dünyaya sadece böyle ahlaksız fantaziler için mi gelmiş
başka bir görevi yokmu
 zan ediyor
oysa onu yaratn ve yaşatan bir büyük varlık var
oda ALLAH dır
yani tüm kainati
yaratan yediren içiren hayat veren güç 1 ALLAH dır
yaratığı kulunu kendisine ibadet etmek için peygamberler
gönderen
onlara ilahi mesajları emir eden peygamber
göndermiş
neden çünkü:
biliyordu yaratığı kullar cahil neler yapacağını bilmeyen varlıktır
onun için peygamber  ve onunla birlikte kitaplar yoladıa
sevgili arkadaşım
yaşayacağın ömrün 200 yıl de
ondan sonra ölüm seni bulur ve dünyada yaptıklarımız
ile ahiret aleminde yüzleşeceğiz
eyer Allah için varsa güzel amel
o zaman bağışlanır cennet kazanmaya hak ediliriz
yoksa güzel ameller
o zaman iman etmeden ölmüş isek ebedi ateşte yanmak şartı ile mahkum oluruz
sevgili arkadaşım
sizleri ve bizleri yaratan Allah ne güzel yaratmış
değer bir kaç günlük dünya için ebedi hayatımızı mahvetmek
eyer deeğr diyebilirsek lütfen
bir ton kuru ağaç getirip
atel ile yakarak kor haline
kendimizi canlı canlı atalım
dayanabilirsek
tamam devam edelim yapcağımız cinsel fantazilerimize
yok zor deyip aeşe atamıyorsak o halde pişman olup ölüm gelmeden tevbe edelim
sizlere söyleyeceğim bu
şimdilik namaz vaktı varsa soracağınız lütfen yazınız
sizleri yaratan Allah!a
dönerek kul olmaya bakınız
çünkü güzel bir insansınız
selam ve saygılar
...

Dear Ma'am
I have read the message
Thank site function
but I looked at the address you provided
but I would like to say it
knowingly or recklessly made ​​these sexual fantasies
How many days a year living in this world, only the current
When you enter your bed at night you think
no fear of death surrounds you in all your soul
Please also note that your sexual fantasies involuntarily
as a way of life begin to see that you find disgusting
my dear friend
People have come to this world for just such depraved fantasies
Do not have a task to another
  is suspected
There is a great asset but create it, and that creates
GOD is room
The whole universe, ie
GOD created the briber is successively adapted life-giving power 1
To worship a creature of his servants the prophets
sender
prophet who orders them, the divine messages
posted
Why, because:
servants being ignorant creature who does not know he knew what to do
for the prophet and his books with him yoladıa
my dear friend
life expectancy of 200 years to live
After her death will find you and what we are doing around the world
to face with the world of the hereafter
good deeds for God, if you have the saddle
then you are qualified to earn forgiveness of heaven
If good deeds
If we are dead without faith, then we are doomed to eternal fire to burn under the condition
my dear friend
God created us, and what you have created a beautiful
value to the world for a few days to ruin our lives forever
Please deeğr saddle diyebilirsek
bring a ton of dry wood
with a burning splint into core
Let's take ourselves alive
withstand the
Let's go right yapcağımız sexual fantasies
No hard to say, let us repent before death aeşe atamıyorsak and then regret it
I'll tell you this
Please write to ask if there is time for prayer
God created you! a
Refer to be returned to use
because they're a nice
greetings and regards

((İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ ))



Kur'an Gölgesinde Mesajlar
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
SELAMÜN ALEYKÜM
SİZ SEVGİLİ TWİTTER FACEBOOK VE NETLOG TAKİPÇİLERİMİN CUMA GÜNÜNÜZ RABBİM HAYİRLİ KILSIN.CUMANIZ MÜBAREK OLSUNBUYRUNUZ KONUMUZA..!
İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........
KONUMZU OKUYALIM PAYLAŞALIM.İNŞAALLAH...!

İSLAM’DA KUL HAKKI VE ÇALIŞANLARIN SOSYAL GÜVENLİĞİ

Azîz Müslümanlar!

İslâm dininde çok özel bir yeri olan hak kavramı geniş anlamı ile “Bir sözü, bir işi, yerinde zamanında ve gerektiği kadar söylemek veya yapmaktır” diye ifade edilmiştir. Özel anlamıyla ise, “Hak, hukukun koruduğu menfaattir” şeklinde tarif edilmiştir. Her hak, bir takım sorumlulukları da beraberinde getirir.

Her insanın üzerinde bir çok hak ve sorumluluk bulunmaktadır. İnsan üzerindeki bu haklar, Allah’ın hakları ve yaratılmışların hakları diye iki kısımda özetlenebilir. Allah’ın üzerimizdeki hakları, O’nun varlığına ve birliğine inanmak, hiçbir şeyi ortak koşmadan O’na ibâdet edip emirlerini tutmak ve yasaklarından sakınmaktır. Yaratılmışların başında, insanlar gelmektedir. Bunlardan, öncelikle ana baba, aile fertleri, akraba ve komşularımız olmak üzere, milletimizin ve bütün insanların haklarını gözetmemiz, îcap eden görevleri yapmamız gerekir. Canlı varlıkların hakları, onları incitmemek, aç ve susuz bırakmamak, yuvalarını yıkmamak ve yavrularını öldürmemektir. Diğer varlıklardan, meşrû bir çerçevede faydalanıp israf etmemektir. Doğal çevreyi, evimiz gibi korumak, doğal dengeyi bozacak işler yapmamaktır.

Muhterem Cemaat!

İslâm dinine göre, başkasının hak ve hürriyetlerine zarar vermemek kaydıyla, her insanın bu dünyada yaşama, çeşitli nimetlerden yararlanma, mal-mülk edinme, neslini devâm ettirme, seyahat etme, öğrenme, düşünme ve düşündüklerini ifade etme, ticaret yapma, çalışma ve kazandığını koruma, inanma ve inancının gereğini yerine getirme gibi, Allah vergisi olan hak ve hürriyetleri vardır. Irkı, rengi, dili, dini ve cinsiyeti ne olursa olsun, bütün insanlar, kanun önünde eşittirler. Yerde ve gökte bulunan canlı ve cansız varlıklar, insanların faydalanması için yaratılmışlardır. İnsanlar ise, “Ben, cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”[1] meâlindeki âyetin beyânıyla yalnız Allah’a kulluk etmekle görevlidirler.

Bir insanın hakkını yemek, onun sosyal hayattaki itibârını düşürücü, onurunu kırıcı sözler sarf etmek veya aynı anlama gelen davranışlarda bulunmak haramdır. Çünkü insanlar, yerilecek veya istenildiği zaman kendilerinden faydalanılacak varlıklar değillerdir. Onlar, Yüce Allah’ın üstün yetkilerle donattığı, özel görevler verdiği seçkin varlıklardır. Her insan, Allah’a hesap verecektir. O halde insan, kendi sorumluluk sınırlarını aşmamalıdır. Çünkü Yüce Allah, “Bizim sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”[2]. “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?”[3] diye buyurmuştur.

Değerli Müminler!

Toplum halinde yaşamaya muhtaç olan insanlar, anlaşma, yardımlaşma ve dayanışmayı esâs almalıdırlar. Çünkü insanlar, çeşitli ihtiyaçlarını, ancak karşılıklı rızaya dayanan alış-veriş, sözleşme ve anlaşmalarla karşılayabilirler. Öyle ise, aramızdaki sözleşmelere sâdık kalmamız, bunlardan doğan haklara saygılı olmamız ve kul hakkını gözetmemiz gerekir. İş verdiğimiz insanların sosyal güvenliklerini sağlayacak önlemleri almamızın, bu konuda gereken işlemleri zamanında yapmamızın, insanî ve İslâmî bir görev ve aynı zamanda bir kul hakkı olduğunu unutmamalıyız. Allah huzuruna kul hakkı ile çıkmanın, çok ağır bir vebâl olduğunu bilmeliyiz. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi, ondan hakkını almadıkça veya bu hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin günahını affetmemektedir. Çünkü İlâhî adâlet, bunu gerektirir.

Hutbemi iki âyet meâli ile bitiriyorum: “Ey iman edenler! Bütün sözleşmelerinizi yerine getiriniz”[4] “Sözleşme yaptığınız zaman, Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefîl kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah, sizin ne yaptığınızı bilir”[5]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Zâriyât,51/56
[2] Mü’minûn,23/115.
[3] Kıyame,75/36.
[4] Mâide, 5/1.
[5] Nahl, 16/91.

24 Kasım 2011 Perşembe

((KALP))


Kur'an Gölgesinde Mesajlar
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
((KALP))
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........

KALB

Gönül, yürek, öz her şeyin ortası, özü. Göğsün sol tarafında, konik şekilde kan dolaşımın temin eden organ

İnsan ruhunun sevgi ve nefret gibi duyularının merkezi olan yere de kalb denilmiştir. Bu ruhi duyuya kalb denilmesi, teşbih iledir. Bedendeki kalbin beden ivin önemi ne ise ruhun kalbinin de insan için önemi o derecede önemlidir.

Kur'an-ı kerim'de Allah Teâla şöyle buyurmaktadır: "Gerçek mü'minler yanlarında Allah zikredilince kalbleri titreyenlerdir" (en-Enfâl, 8/2).

"Şüphesiz maddi gözler köretmez ama göğüslerde olan kalpler körelir" (el-Hacc, 22/46). Bu âyet-i kerimelerde anlatılan manevî kalbtir. Kalb imân merkezi olan duyudur. Nitekim Allah Teâlâ "İnananların kalpleri Allah'ı anmakla yatışır. İyi bilin ki kalpler ancak Allah'ı anmakla yatışır" (er-Râd, 13/28). "Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir" (el-bakara, 2/7). Buyurmuştur. Bu âyet-i kerimeler imanın kalple alâkalı oludğunu anlatmaktadır. Aynı konuda bir başka âyette şöyle buyurulmuştur:

"Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler kalplerinin üzerine pas olmuştur" (el-Mutaffifin, 83/4).

İslam kültüründe kalb (gönül)'e çok geniş yer verilmiştir. Allah sevgisinin muhafaza edileceği yer, sevgi, muhabbet, kin ve nefretin hissedildiği ruhun ulvî bir özelliği olduğu kabul edilmiştir: "İnsan vücûdunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücud düzelir, o bozuk olduğunda bütün vücud ifsâd olur. İyi bilin ki, işte o et parçası kalbtir" (Buhârî, İmân, 39; Müslim, Musâkât, 107; İbn Mâce, Fiten, 14). Ma'rifet yani Allah'ı bilmek ve tanımak kalbin işidir (bk. Buhârî, İmân, 13). Hased, gazab ve nefret gibi kötü duyular kalpte bulunduğu gibi imân, Allah korkusu, hilm ve takva da kalbe ait fiillerdir (Nesâî, Cihâd, 8; Müslim, İmân, 230; Tirmizi, Fiten, 26; Ahmed b. Hanbel, V, 71).

Duaların kabul edilmesi içinde gerekli olan kalbin kötü duygu ve hasletlerden uzak tutulmasıdır. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) dualarında Allah Teâlâ'dan selim bir kalb istemiş ve bunu ümmetine öğretmiştir (bk. Buharı, Deâvât, 33, 44; Müslim, Deâvât, 49).

Mü'mine yakışan kalb'e Allah sevgisini yerleştirmek için onu Allah sevgisinin dışında mal, mülk, para gibi dünyalık şeylerin muhabbetinden uzaklaştırmaktır. Fâni olan her şeyin sevgisi geçici, yalnızca Allah sevgisi bâkidir. Kalb ile ilgili olarak Türkçe de "Kalp kırmak, gönül almak, gönülden gönüle yol varmış ve kalbini kazanmak" gibi deyimler bir hayli fazladır.

Hz. Peygamber Allahu Teâlâ'ya dua ederken şöyle dua ederdi: "Ey kalbleri (iman ve iyilikte) sabitleştiren Allahım. Kalplerimizi senin dinin üzere sabit kıl" (İbn Mâce, Mukaddime, 13).

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığı gibi, imanın yeri kalb olduğu gibi İmânsızlığın ve küfrün de yeridir. Bundan dolayı âyet-i kerimede Allah'ın kâfirlerin kalplerini mühürlediği anlatılmıştır. Kalbin nasıl mühürlendiği meselesine gelince, mühür zarf, kap ve örtü gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri ulvî ilimlerin ve bilgilerin kabı zarfı gibidir. Nitekim bir hadis-i şerifde Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Kul bir hata yaptığında kalbinde siyah bir leke olur, eğer günah işleyen döner, tevbe ederse kalbi parıldar. Eğer tekrar günah işlerse bu siyahlık kulun bütün kalbini kaplar. İşte bu Allah Teâlâ'nın"Hayır, doğrusu onların yaptıkları kalplerini paslandırmıştır" (el-Mutaffifin, 83/14) âyetinde anlatılandır" (Tirmizi, Tefsiru Sûre, 83, 1). İşte kalbin mühürlenmesi bu şekilde olur. Başlangıç itibariyle ve sebep olması cihetiyle, kalbin mühürlenmesi kulun kesbidir. Yaratan Allah olması cihetiyle Allah'ın yaratmasıdır (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1935, I, 214).
...

‘Kalb’, Kur’an-ı Kerim’de tekil ve çoğul olarak sıkça kullanılan bir kavramdır. İnsanın manevi hayatında çok önemli bir yeri olan ‘kalb’, imanın ve küfrün, sevginin ve nefretin, cesaretin ve korkaklığın, iyiliğin ve kötülüğün, kısaca; bütün duyguların merkezidir.

Kalb, derken iki şeyi anlatmış oluruz:

Biri sol göğüs altındaki organımızdır. Kanı toplar ve bütün vücuda pompalar. Buna Türkçede ‘yürek’ deriz.

Biri de, bütün sezgi ve duygularımızın, düşünme gücümüzün kaynağı, manevi hayatımızın merkezi olan, ama yeri belli olmayan, içimizdeki kalb’tir.

Buna insan ruhu da diyenler olmuştur. İnsanın asıl gerçeği de bu kalb’tir. Bir çok hayvanın kalbi, yani yüreği vardır. Hepsinin görevi de kanı toplayıp vücuda pompalamaktır.      

Hayvanlarda olan bu organa ikinci anlamdaki kalb adı verilmez. Kalbin günlük dildeki bir adı da gönüldür. Gönüllü insan deriz ama gönüllü hayvan demeyiz.

İnsanın bilgin, anlayışlı, inançlı olmasını ifade eden, hakkında konuşulan, sorumlu tutulan özü bu kalbidir. İnsanın içindeki ‘ben’dir. Ruha, akla iradeye, bedene buradan geçilebilir. Kalp, bir anlamda ruhumuzun gözüdür. Sezgi kalbimizin bakışı, akıl onun ruhu, irade de onun kuvvetidir.

‘Kalb’ bazen akıl yerine de kullanılır. ‘Gönlümden geçti’, ‘aklımdan geçti’ aynı anlamda kullanılmaktadır.

‘Kalb’in kelime anlamı, bir halden bir hale, bir durumdan diğerine geçiş demektir. Nitekim, insan yüreğine de bir kararda durmadığı, şekilden şekile geçtiği, hızlı bir şekilde değiştiği için ad verilmiştir.

Kalb ile kastedilen ‘ruh, ilim, cesaret gibi kavramların söylendiği bir anlamdır’. Demek ki kalb, insana özgü ruhaní hayata ait sırların merkezidir ve insanın özü de burasıdır.

Batılı bilim adamlarından Pascal demiş ki:

“Kalb geomatrik anlamaya karşı sonsuzu yakalayan anlayışın kısa adıdır.” (Nak. K. Temel Kavramları, 268)

İnsanlar, gözleriyle veya duyularıyla şeklini gördükleri, duydukları şeyleri anlarlar. Ama kalb, geomatrik şekillerin ötesindeki sonsuz duyguları anlayan bir yeteneğin merkezidir.

Kalbin insan hayatındaki yeri bellidir. Bütün sezgi ve duyuların merkezi olduğunu söyledik. İmanın ve küfrün, kabul etmenin ve reddetmenin, sevgi ve nefretin, idrak etmenin, anlamanın yeri, itaat ve isyan duygularının mekanı orasıdır. İnsan, inanç esaslarını diliyle sayar, tekrar eder, anlar ama kalbiyle doğru olduğuna karar verir (tasdik eder).
SEVGİLİ
Zübeyir TEKKEŞİN HOCAMIZ VE SİZ OKUYANLARDAN RABBİM RAZI OLSUN.

23 Kasım 2011 Çarşamba

((ZALİM))



Kur'an Gölgesinde Mesajlar
((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç
((ZALİM))
:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........

ZALİM

Bir kimsenin hakkını zorla elinden alan, haksızlık yapan, merhametsiz ve gaddar kimse. Arapça bir kelime olup Arap dilinde mastarı: "Bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymak" anlamındadır. Bir şeyi eksik ya da fazla yapmak yahut zamanının veya mekânının dışında yapmak da zulüm olarak ifade edilmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'de cehalet, şirk, fısk anlamında "nûr"un zıddı olarak kullanılır. Bu anlamlarıyla Kur'ân'ın temel kavramlarından biridir.

Peygamberler, insanları zulümattan nûra kavuşturmak için gönderilmişlerdir. Mesajları aydınlıktır; karışık yollar ise zulümattır, karanlıktır: Âllah mü'minlerin velisidir, onları zulümattan nûra çıkarır, kâfirlerin velileri ise Tağuttur, onları nurdan zulümata çıkarır" (Bakara, 2/257). O halde gerek fert gerekse toplum bazında Allah'ın emir ve yasaklarının ortaya çıkardığı sonuç nûrdur, aydınlıktır. Karşıtı emir ve yasaklar ise, zulümattır, karanlıktır; işleri yerli yerinde yapmamaktır.

Kur'ân'da zulüm çeşitlerinin en büyükleri olarak şunlar sıralanmaktadır:

Şirk (Lukman, 31/13); Allah'ın mescidlerinde O'nun adının (dolayısıyla emir ve yasaklarının) anılmasına engel olmak (Bakara, 2/114); Allah'ın bildirdiklerini gizlemek ve O'nun adına yalan söylemek (el-Bakara, 2/144; el-A'raf, 7/38; Yunus,10/17; Hud, 11/18...); Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve âyetlerinin başkalarına ulaşmasına engel olmak (el-En'am, 6/157; Yunus, 10/17; Kehf, 18/57); Allah'ın âyetlerinden yüz çevirmek (Secde, 32/22); Müslüman olduğunu iddia etmekle birlikte Allah adına yalan söylemek (es-Saff, 61/7).

İnsan, bütün bu zulümleri işlemeye müsait bir varlıktır. Bu nedenledir ki Kur'ân-ı Kerim'de "çok zulmeden" anlamına gelen "zelûm" olmakla nitelenmiştir (İbrahim, 14/34).

Yüce Allah; gerek âhirette insanları cezalandırırken zalim olmadığını, bu cezaları kendilerinin hakkettiğini sık sık vurgulamaktadır (bk. Âlu İmran, 3/182; el-Enfal, 8/51; Hacc, 28/10; Fussilet, 41/46; Kaf, 50/29).

Zalimler âhirette cezayı hakkettikleri gibi bu dünyada da cezalandırılırlar. İnsanların başlarına gelen toplu felaketler, zulümleri sebebiyledir. "De ki: Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse zalimlerden başkası mı yok olur" (el-En'am, 6/47).

Yüce Allah, zalimleri dost edinmeyi de zalimlik olarak nitelemektedir. Hatta zulmeden, kişinin babası veya kardeşleri bile olsa onlara dost olmak, zalimliktir (bk. et-Tevbe, 9/23). Böylece dostluğun akrabalık bağlarına göre değil, adalet ve inanç esaslarına göre olması gerektiği anlatılmaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm, üç çeşit zulümden bahsetmektedir:

a- İnsanın kendi kendine zulmü. İnsanın gerek bedenine ve gerekse ruhuna karşı işledikleri haksızlıklar, kendi kendine yaptığı bir zulümdür.

b- İnsanın Allah'a karşı işlediği zulüm. Allah'a ortak koşmak, emirlerine riayet etmemek bu zulüm çeşidine girer.

c- İnsanların kendi aralarında yaptıkları zulümler. Toplumların helâk olmasına neden olan zulüm, bu çeşit zulümdür.


‘Zâlim’, zulmet mastarının fâil (özne) ismidir.

'Zulmet', sözlükte, nurun (ışığın) olmama durumudur, yani karanlıktır. Zulmet bu anlamda Kur'an'da geçmektedir.

"O, karanın ve denizin karanlıklarında (zulmetlerinde) yolunuzu bulmanız için size yıldızlar var edendir..." (6/En'âm, 97)

Aynı kökten gelen 'zulüm', sözlük anlamı olarak, bir şeyi âit olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Kur'an bu kavramı küfür, şirk, kötülük, baskı, işkence ve haksızlık anlamlarında kullanmaktadır. Bütün bu anlamların, hem bir şeye âit olan hakkı başkasına verme, o hakkı başka bir yere koyma, hem de karanlık gibi kötü olma durumunu içerisine aldığı görülmektedir.

'Zulüm', aynı zamanda hakka tecâvüzdür. Halk dilinde zulüm genellikle tecâvüz, haksızlık, işkence ve baskı anlamlarına gelir. Bu anlamlar doğru olmakla beraber yetersizdir. Sözgelimi, küçük veya büyük günah işlemek bir zulümdür, şirk koşmak bir zulümdür, insanların mallarını haksız yere yemek zulümdür, bir hakkı sahibine vermemek de zulümdür.

‘Zâlim’, zulmeden, zulüm işleyen kimse demektir.

Zâlim, zulmün taşıdığı bütün olumsuz anlamların bizzat yapıcısı, meydana getiricisidir. Zulüm, esas itibariyle çok olumsuz bir eylemdir ve ‘zâlim’ de bu olumsuz eylemin öznesidir.

Günlük dilde zâlim; merhametsiz, haksızlık yapan, gaddar ruhlu, işkence eden, baskı yapan kimsedir. Zâlim, hak sahiplerine hakkını vermediği gibi, baskı ve şiddetle başkalarının hakkına tecavüz eder, onlara kötülükte bulunur.
Kur'an'da Zâlim Kavramı


Kur’an, ‘zulüm’ ve ‘zâlim’ kavramlarını çok sık kullanmaktadır. Zâlim kelimesi öncelikli olarak, inkârcıların önemli bir sıfatıdır. Aslında küfür ve şirk en büyük zulümdür. Bu anlamda müşrikler zâlimlerin ta kendileridir. Çünkü Allah’a ait olan ilâhlık hakkını yerine getirmiyorlar, bu hakkı inkâr etmek veya birden fazla ilâh tanımak suretiyle başkalarına veriyorlar. Onların içinde bulundukları küfür ve şirk hali karanlıktan başka bir şey değildir. Zulüm zihniyeti taşıyanlar hem kendileri için hem de başkaları için karanlık taşırlar, karanlık üretirler, karanlık işler çevirirler. Çevrelerinde hep karanlık vardır. Yaptıkları işlerin aydınlık bir yönü yoktur.

'Zulüm', Kur'an'da üç anlamda kullanılmaktadır. Bu üç anlamın geniş açıklamasını 'zulüm' maddesinde yapacağız. Ancak burada da 'zâlim'' kavramını bu üç kategoriye göre incelemek durumundayız.
SEVGİLİ
M. Sait ŞİMŞEK HOCAMIZDAN ve SİZ OKUYAN DİN KARDEŞLERİMDEN MEVLAM RAZI OLSUN.

22 Kasım 2011 Salı

((HESAP GÜNÜ))


     ((DIN KARDEŞLERİM BU KONULARI OKUYUNUZ.
ONDAN SONRA DÜŞÜNCELERİNİZİ PAYLAŞINIZ.))
Huseyin Meriç

:لسلام عليكمورحمة الله وبركاته:
بســـم الله الرحمن الرحيم
.............
((HESAP GÜNÜ))
twitter sayfama bakmanızı bekliyorum
https://twitter.com/#!/HuseyinMeric01
AMİN.
...........

HESAP GÜNÜ

Allah tarafından insanların bu dünyada iken yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı âhirette hesaba çekileceklerine dair dikkat çekilen günün adı "Din günü - Ceza günü" ile hemen hemen aynı anlama gelir.

"Hesap günü"ne iman etmek İslâmiyetin inanç esaslarından birini teşkil eder. Bu günün hak olduğu, bir gün mutlaka ' gerçekleşeceği Kitap (Kur'ân)la sabittir.

"Allah herkesi kazandığının karşılığını vermek üzere (diriltecektir). Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir" (İbrâhim, 14/51) buyrulmaktadır. Diğer bir âyette Hak Teâlâ şöyle buyurur:

"Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilmiş olan peygamberlere de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız. Zaten biz onlardan uzak değiliz" (el-A'raf, 7/6).

Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorguya çekilmesi gereken herkesin,

"Hesap günü", ifadesi alınacaktır. Kendilerine peygamber gönderilen her ümmete peygamberlere itaat edip etmedikleri; peygamberlere de, tebliğ vazifelerini ne dereceye kadar yaptıkları ve nelerle karşılaştıkları sorulacaktır. Şu kadar var ki: "Biz bir resûl göndermedikçe azap edecek değiliz" (el-İsrâ,17/I5) âyet-i celîlesi hükmünce, kendilerine "Resûl" gönderilmeyenler bu hesap ve azaptan muaf olacaklardır. Diğer insanlar da dünyadaki amellerine göre hesaba çekileceklerdir:

"O gün insanlar, yaptıkları kendilerine gösterilmek için bölük bölük dönerler" (ez-Zilzâl, 99/6).

"Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur. Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir" (el-Mü'min, 40/17).

"Herkesin yaptığı her hayrı ve işlediği her kötülüğü, önünde hazır bulacağı gün yaklaşmaktadır. O gün kişi, kendisiyle yaptığı kötülükler arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi, kendisinden korkmanız için uyarıyor" (Âlu İmrân, 3/30).

Gerçekten öyle zamanlar olur ki, insanın yaptığının yüzüne vurulması veya yaptıklarıyla yüzleştirilmesi her çeşit cezadan daha ağır gelir. Ne var ki, böyle bir cezayı hakketmişse bundan kurtuluş da yoktur.

"Hesap günü", kişi yaptıklarıyla yüzleştirildikten sonra, tartıya vurulmayan, cezası verilmeyen zerre miktarı hayır ve şerrin bırakılmadığı ince hesap anına geçilir. Artık o gün:

"Kim zerre miktarı bir hayır işlemişse, onu görecektir ve her kim de zerre miktarı kötülük işlemişse onu görecektir. " (ez-Zilzâl, 99/7-8).

O dehşetli "hesap günü"nde Allah'ın mü'min kullarına korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Dünyada iken yaptıklarına karşılık Rablerinin kendilerine hazırladığı nimetlere sevinç içinde kavuşacaklardır. Cenâb-ı Hak bu gibi mü'minler için şöyle buyurur:

"Şüphesiz iman edenlerle, Yahudilerden, Hiristiyanlardan ve Sâbiîlerden Allah'a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp salih amel işleyenler için Rabları katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi üzülmeyecekler de." (el-Bakara, 2/62) Onlara:

"Îşte bu, hesap günü için size söz verilenlerdir." (Sâd, 38/53) denilecek ve kolay bir hesaptan geçirileceklerdir:

"Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecek." (el-İnşikâk, 84/7-9).

"Kitabı sağ tarafından verilen; Alın kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten bekliyordum, der." (el, Hâkka, 69/19-20). Böylece hakettiği cennete girer.

Resûlüllah (s.a.s) mü'minlerin "hesap günü"nündeki durumunu şöyle dile getirir: "Mü'min kıyamet günü Rabbine öyle yaklaştırılır ki, artık Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra ona bütün günahlarını ikrar ettirir: "Şunu işlediğini sen bilir misin?" diye sorar. O da: Ya Rabbi bilirim, der. Sonunda, mü'minin işlediği günahlar hakkındaki itirafları Allah'ın dilediği miktara ulaşınca Allah Teâlâ ona: "Şüphesiz Ben senin işlediğin günahları dünyada senin için örttüm. Bu gün de senin için günahlarını mağfiret ediyorum, "buyurur" (Müslim, Tevbe, 52; İbn Mâce, Mukaddime, 13).

Bu delillerden açıkça anlaşılıyor ki, dünyada iken Allah'a ve âhiret gününe iman ederek O'nun emirlerine uyan, yasakladıklarından sakınan ve salih amel işleyen mü'minler, kolay bir hesaptan sonra Allah'ın kendilerine mükâfat olarak hazırladığı nimetlere kavuşacaklardır. Ancak müslüman olduğu halde, mutlak sûrette cezayı hakkedecek davranışlarda bulunan kimselerin hesabı zor olacaktır.

Hz. Peygamber bir gün ashabına şöyle sorar:

"Müflis kimdir bilir misiniz? Ashâb: Bizim aramızda müflis, hiç bir dirhemi ve malı olmayandır, demişler. Bunun üzerine Resûl (s.a.s); "Benim ümmetimden gerçek müflis; kıyamet gününde namaz, oruç ve zekatla gelipte şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, başkasını da dövmüş olarak gelendir. Şuna buna hasenâtından verilecek. Şayet davası görülmeden hasenatı biterse, onların günahlarından alınarak kendisinin üzerine yüklenecek, sonra cehenneme atılacaktır" (Müslim, Birr, 59) buyurur.

Günahkâr mü'minin durumu böyle olunca; inkârcıların ve başkalarına zulüm yapanların, daha büyük sıkıntılara düşeceklerinde şüphe yoktur. Onlar, "Hesap günü"nden söz eden âyetleri işittiklerinde alaylı bir şekilde:

"Dediler ki: Rabbimiz, hesap gününden önce (bize vadettiğin) hissemizi şimdiden ver" (Sâd, 38/16).

Müşrikler böyle söylemekle; "hesap gününe kadar beklemeye ne gerek var, o cezadan bizim payımıza düşeni şimdiden ver." diyerek alay etmek istiyorlardı. Cenab-ı Hak da:

"Şüphesiz onların dönüşü bizedir. Sonra onların hesaba çekilmesi de bize aittir. " (el-Ğâşiye, 88/25-26) buyurarak, hem Resûlünü teselli etmiş, hem de onları tekrar uyarmıştır. Bu uyarılara kulak asmayıp sapık yollarına devam edenler için de şöyle buyurmuştur:

"Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır" (Sad, 38/26).

O dehşetli gün gelip de insanlar hesaba çekilmeye başlanınca pişmanlık duymanın hiçbir yararı olmayacaktır.

"Kimlerin tartısı ağır basarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, ebediyyen cehennemdedirler" (el-Mü'minûn, 23/102-103).

"Kitapları sol taraflarından verilenlere gelince, o: Keşke bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim, der" (el-Hâkka, 69/25-26) Cenab-ı Hak onlara:

"Âyetlerim okunurken onları yalanlayanlar siz değil miydiniz?" (el-Mü'minûn, 23/105) diye sorunca, sanıyorlar ki konuşmalarına izin verilmiş, kendilerine ümit kapıları açılmış belki suçluluklarını itiraf ederlerse istedikleri kabul görür:

"Derler ki: Rabbimiz, bize kötülüğümüz gâlip geldi. Biz, sapık bir kavim olduk. Rabbimiz, bizi buradan çıkar, eğer tekrar inkâra dönersek gerçekten zâlimler oluruz" (el-Mü'minûn, 23/106-107). Onların bu sözlerine karşılık:

"Allah da buyurur: Kesin sesi. Artık benimle konuşmayın. Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki bunlar, Rabbimiz inandık, artık bağışla bizi, acı bize. Sen acıyanların en hayırlısısın, diyorlardı. Siz ise onları alaya alıyordunuz, bunlar size beni anmayı unutturuyordu. Ye hep gülüyordunuz onlara" (el-Mü'minûn, 23/108-110) diyerek cehenneme gönderilecekler. Bu arada kendilerinin bu acı hallerini gören mü'minler, cehenneme giriş nedenlerini sorarlar:

"Kitapları sağdan verilenler suçlulara: Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir? diye sorarlar. Onlar derler ki; "Namaz kılanlardan değildik düşkünü doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla beraber biz de dalardık. "Ceza günü"nü yalanlardık. Bu durumumuz, ölüm bize gelinceye kadar devam etti" derler" (el-Müddessir, 74/42-47).

Akâid kitapları, "hesap günü" ile ilgili âyet ve hadislere dayanarak, bu günün gerçek olduğunu şu şekilde açıklarlar:

a) Amellerin tartılması haktır: Çünkü Cenab-ı Allah "O gün tartı (vezn) haktır" (el-A'râf, 7l8) buyurmuştur. Mu'tezile ise amellerin tartılmasını inkâr etmiş ve bu konudaki nasları tevil etmiştir.

b) Amel defteri haktır: Bu defterden maksat, insanlara ait sevap ve günahların üzerinde tesbit edildiği şeydir. Mü'minlere sağ, kâfirlere sol ve arka taraflarından verilir (el-Hâkka, 69/25-26; el-İnşikâk 84/10; el-İsrâ, 17/13).

Mu'tezile, bu konudaki nassları da te'vil ederek amel defterini gereksiz görür.

c) Öldükten sonra sorguya çekilme haktır: (el-A'râf, 7/6; İbrâhîm 14/51; Âlu İmrân 3/30; Müslim, Tevbe, 52; Buharî, Mezâlim, 2).
sevgili
Halid ERBOĞA hocamız ve siz okuyanladan Rabbim razı olsun lütfen paylaşınız.

21 Kasım 2011 Pazartesi

((Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz ))


KONUMUZ ÇOK ÖNEMLİ OKUYALIM OKUTALIM,PAYLAŞLIM BU DİN HEPİMİZİM ASLİ GÖREVİMİZİ BİLELİM.BUYRUNUZ:

Hadis-i Şeriflerde Ribâ/Fâiz


İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) ribâyı (fâizi) yiyene de, yedirene de lânet etti." Ebû Dâvud ve Tirmizî'nin rivâyetlerinde şu ziyade vardır: "(Fâiz muâmelesine) şâhitlik edenlere de bu muâmeleyi yazana da..." (Müslim, Müsâkât: 25, h. no: 1579; Ebû Dâvud, Büyû’ 4, h. no: 3333; Tirmizî, Büyû’ 2, h. no: 1206; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2277)

"İnsanlar öyle bir devre ulaşacak ki, o zamanda ribâ yemeyen kalmayacak. Öyle ki, (doğrudan) yemeyene buharı ulaşacak." Diğer bir rivâyette "...tozu ulaşacak" denir. (Ebu Dâvud, Büyû’ 3, h. no: 3331; Nesâî, Büyû’ 2, h. no: 7, 243; İbn Mâce, Ticârât 58, h. no: 2278)

Ribâ'dan buharın ulaşması, ribâ muâmelesine şâhidlik, kâtiplik yapmak veya ribâ yoluyla elde edilen kazançtan verilen ziyafetten yemek, böyle bir kazançla satın alınan hediyeyi kabul etmek gibi değişik şekillerde olabileceği belirtilmiştir. Bu durumda, Aliyyu'l-Kari'ye göre, hadis şu mânâyı ifâde eder: "Öyle bir zaman olacak ki, bu devrede kişi, bilfarz, hakikî fâizden kaçınsa bile, dolaylı şekilde gelecek fâiz bulaşmalarından kendini kurtaramayacaktır."

Bu hadis nokta-i nazarından, işlemlerinin esası fâize dayanan banka dâhil, bütün benzer kurumlar konusunda müslümanların dikkatli olmaları gerekir. Şu veya bu mülâhaza ve gerekçelerle, bulaşmak zorunda kalınan veya bulaşmak zorunda kalındığı zannıyla bulaşma şıkkı tercih edilen "fâiz"li muâmelelere, hiçbir sûrette kesin bir ifâde ile "fâiz değildir" veya "câizdir" diye fetvâ vermemek gerekir. Fetvâ, büyük mes'ûliyet işidir. Dâima ihtiyat şıkkını tercih etmek en uygunudur. İslâm ulemâsının ittifakla benimsediği umumî bir prensip mevcuttur: "Bir meselede helâl ve haram ihtimali beraberce var ve fakat birini tercihe karîne/delil yok ise, ihtiyaten haram olma şıkkı esas alınır. Yani şüpheli şeylerden kaçmak esastır. Dolayısıyla, fâiz şüphesi olan işlemlerin "fâiz olduğunu" esas alıp, kaçınmaya çalışmalı, kaçınamıyor isek tevbe ve istiğfarı elden bırakmamalıyız. Her hâl u kârda "haram değil" diye fetvâ vermekten kesinlikle kaçınmalıyız; aksi halde, ebedî hayatımızı mahvedecek bir hata olabilir.

Bütün ihtilallerin, sosyal fesatların, huzursuzluk ve ahlâksızlıkların temelinde "sen çalış ben yiyeyim" düşüncesi yatar, bunu da ribâ besler.

Amr İbnu'l-Ahvas (r.a.) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.s.)'i Vedâ Haccı sırasında dinledim, şöyle diyordu: "Haberiniz olsun, câhiliye devrindeki bütün ribâlar kaldırılmıştır, ödenmeyecektir. Sadece verdiğiniz ana parayı alacaksınız. Böylece ne zulmetmiş, ne de zulme uğramış olacaksınız. Haberiniz olsun cahiliye devrindeki bütün kan dâvâları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvası da el-Hâris İbn Abdilmuttalib'in kan dâvâsıdır." Rasûlullah (s.a.s.): "Tebliğ ettim mi?" dedi. Cemaat: "Evet tebliğ ettin" dediler ve üç kere tekrarladılar. Rasûlullah (s.a.s.): "Ya Rabbi şahid ol!" dedi ve üç kere tekrar etti." (Ebû Dâvud, Büyû’ 5, h. no: 3334; Müslim, Hac 147; Tirmizî, Tefsir, Tevbe 2; İbn Mâce, Menâsik h. no: 76, 84)

"Altın altınla peşin olmazsa ribâdır. Buğday buğdayla peşin satılmazsa ribâdır. Arpa arpayla peşin satılmazsa ribâdır. Kuru hurma kuru hurmayla peşin satılmazsa ribâdır." (Buhârî, Büyû’ 54, 74, 76; Müslim, Musâkat: 79, h. no: 1586; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3348); İbn Mâce, Ticârât: 50, h. no: 2160, 2259; Muvattâ, Büyû’ 38, h. no: 2, 636-637; Tirmizî, Büyû’ 24 , h. no: 1243; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 273)



Ebû Saîd (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.) zamanında bize bayağı hurma veriliyordu. Bu muhtelif cins kuru hurmanın bir karışımı idi. Bu bayağı hurmanın iki ölçeğini bir ölçek iyi hurma mukabilinde satıyorduk. Bu tarz Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kulağına ulaşınca şöyle buyurdu: "İki ölçek hurmaya bir ölçek hurma, iki ölçek buğdaya bir ölçek buğday iki dirheme bir dirhem olmaz." (Buhârî, Büyû' 21; Müslim, Müsâkat 98, h. no: 1594, 1595, 1596; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1241; Nesâî, Büyû' 41, 50, h. no: 17, 271, 272, 273; Muvattâ, 32, h. no: 2, 632)

"Hz. Bilâl (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)'a (iyi cins bir hurma olan) bernî hurması getirmişti. "Bu nereden?" diye sordu. Bilâl (r.a.): "Bizde âdi hurma vardı. Rasûlullah (s.a.s.)'ın yemesi için ondan iki ölçek vererek bundan bir ölçek satın aldık", dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Eyvah! Bu ribânın ta kendisi, eyvah bu ribânın ta kendisi, sakın öyle yapma. Şayet iyi hurma satın almak istersen elindekini ayrıca sat. Sonra onun parasıyla iyi hurmayı satın al" dedi. (Buhârî, Vekâlet: 11; Müslim, Müsâkat: 96, h. no: 1594; Nesâî, Büyû’ 41, h. no: 7, 271-272)

"Altın altınla, gümüş gümüşle, buğday buğdayla, arpa arpayla, hurma hurma ile, tuz tuzla başbaşa misliyle, peşin olarak satılır. Kim artırır veya artırılmasını taleb ederse ribâya girmiştir. Bu işte alan da veren de birdir." Bir rivâyette: "...cinsleri farklı ise müstesnâ" denir. (Müslim, Müsâkât: 82, h. no: 1584). Bir başka rivâyette (şu ziyâde) ifade edilmiştir: "...Bu çeşitler farklı olduğu takdirde peşin ise dilediğiniz gibi satın." (Bu hadisi, Buhârî hâriç, Beş Kitap rivâyet etmiştir: Müslim, Müsâkat: 81, h. no: 1587; Ebû Dâvud, Büyû’ 12, h. no: 3349-3350; Tirmizî, Büyû’ 23, h. no: 1240; Nesâî, Büyû’ 43, 44, h. no: 7, 274, 275, 276, 277, 278; İbn Mâce, Ticârât: 48, h. no: 2254)

((Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz ))


KONUMUZ ÇOK ÖNEMLİ OKUYALIM OKUTALIM,PAYLAŞLIM BU DİN HEPİMİZİM ASLİ GÖREVİMİZİ BİLELİM.BUYRUNUZ:
Kur’ân-ı Kerim’de Ribâ/Fâiz


Kurân-ı Kerim'de fâiz anlamında ribâ kelimesi ve türevleri 6 âyette; 10 yerde zikredilir. (2/Bakara, 275, 275, 275, 276, 278; 3/Âl-i İmrân, 130; 4/Nisâ, 161; 30/Rûm, 39, 39, 39)

“Ribâ/fâiz yiyen kimseler (kabirlerinden), tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkarlar. Onların bu hali, ‘alış-veriş (ticâret) de fâiz gibidir’ demelerindendir. Oysa ki Allah, ticâreti helâl, fâizi haram kılmıştır. Bundan sonra kime Rabbinden bir öğüt gelir de fâizden vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim tekrar fâize dönerse, işte onlar ateş ashâbıdır, orada devamlı kalırlar.

Allah fâizi mahveder (fâiz karışan malın bereketini giderir). Sadakaları çoğaltır (içinde sadaka verilen malları bereketlendirir). Allah (günahta ısrar eden) günahkâr kâfirlerin hiçbirini sevmez.

İman edenler, sâlih/iyi ameller yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenler için Rableri katında mükâfâtları vardır. Onlara korku yoktur, mahzun da olmayacaklardır.

Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten iman ediyorsanız fâiz olarak artan miktarı almayın.

Şâyet (fâiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasûlü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip fâizcilikten vazgeçerseniz, sermâyeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlık da edilmezsiniz.” (2/Bakara, 275-279)

“Ey iman edenler! Kat kat artırılmış olarak fâiz yemeyin. Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (3/Âl-i İmrân, 130)

“Men edildikleri halde fâizi almaları ve haksız (yollar) ile insanların mallarını yemeleri yüzünden (onları güzel şeylerden mahrum ettik) ve içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap hazırladık.” (4/Nisâ, 161)

“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir fâiz, Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.” (30/Rûm, 39)