AZİM VE TEVEKKÜL
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ
فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ
وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِى اْلاَمْرِ فَاِذَا
عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ اِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ
“Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; (umûma ait) işlerde onlarla istişâre et, onlara danış. Artık azmettiğin, kararını verdiğin zaman da Allah'a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, tevekkül edenleri kendisine sığınanları sever.” (3/Âl-i İmrân, 159)
Azim; Anlam ve Mâhiyeti
Azim (azm); Sözlükte “ısrarla istemek, kasdetmek, karar
vermek, kesin karar, irâde, sabır” gibi anlamlara gelir. Kur’ân-ı Kerim’de beş
âyette (3/Âl-i İmrân, 186; 20/Tâhâ, 115; 31/Lokman, 17; 42/Şûrâ, 43; 46/Ahkaf,
35) “iyilikte sebat ve kararlılık”, dört âyette de (2/Bakara, 227, 235; 3/Âl-i
İmrân, 159; 47/Muhammed, 21) fiil şekliyle “kesin karar vermek” anlamında olmak
üzere toplam dokuz yerde geçmekte, bunlardan birinde (46/Ahkaf, 35) Hz.
Peygamber’e “azimli peygamberler” gibi sabırlı olması, acelecilikten sakınması
emredilmektedir. Hadislerde azim ve bundan türemiş fiillerle “azme”, “azîme”
veya “azâim” gibi müştakları “kararlılık, sabır, niyet, hayırlı iş, farz” gibi
mânâlarda kullanılmıştır.
Bir
işin yapılmasından önceki aklî teemmüllerle psikolojik arzu ve eğilimlerin
doğurduğu tereddüt döneminden sonra o işi şu veya bu şekilde yapmak husûsunda
bir tercihe ulaşılırsa bundan azim, ulaşılmazsa tereddüt ve şaşkınlık hali
(tehayyür) doğar. Müslüman düşünürler, dinî ve ahlâkî davranışlar için, zihinde
tasavvur edilmelerinden başlamak üzere, fiilen gerçekleşinceye kadar birtakım
safhalar kabul ederler. Gazzâlî bunları hadis-i nefs (fiilin zihinde doğması),
tabii ilgi, hüküm, azim veya kasıt, amel şeklinde sıralamış ve incelemiştir
(İhyâ, III/41). İlk üç safhada henüz kesin bir karar ve niyet bulunmadığı ve
bunlar irâde dışı olduğu için insan, bu safhalarda sorumlu tutulamaz. Azim, aynı
zamanda niyet ve kasıt safhası olduğundan insanın sorumluluğu bu noktada başlar.
Buna göre kötü bir işe azmetmekle birlikte iyi niyete dayanan bir sebeple bu işi
yapmayan veya yapamayan kişi azminden dolayı sorumludur. Ancak, Allah korkusu,
günah endişesi gibi dinî ve ahlâkî faktörlerle kötülük yapma kararından dönmek
de yeni bir azimdir ve böyle bir kimse, önceki azminden dolayı sorumlu
değildir.
Nazzâm, Allâf, Ca’fer bin Hâris gibi bazı Mu’tezile
bilginleri irâdeyi azim ve kasıt olmak üzere iki mertebede değerlendirmişlerdir.
Azim ile fiil arasında az çok bir zaman farkı bulunabilir ve kişinin bu zaman
içinde azminden dönmesi muhtemeldir. Kasıt fiilin yapıldığı zamana tekabül
ettiğinden (iktiran), kasıt halindeki irâde fiilin meydana gelmesini gerektirir;
böylece insan fiilin “icat edicisi” olur. Buna karşılık özellikle müteahhir
Mâturîdî kelâmcıları bu mânâdaki irâdeyi “azm-i musammem” diye adlandırmışlar ve
bunun Eş’arîler’in “kesb”i ile aynı şey olduğunu belirtmişlerdir. Onlara göre
azm-i musammem “kulun kudretinin tesir alanı”dır. İhtiyar, kudret, meyil gibi
mânevî âmiller (ef’âlü’n-nüfûs) ile hâricî faâliyetlerden (ef’âlü’l-cevârih)
hiçbiri insan gücünün tesir sahasına girmezken, azim insanın hâdis kudretinin
eseridir (İbnü’l-Hümâm, el-Müsâyere, Kahire, 1317, s. 111-112). Böylece fiiller
yaratma açısından Allah’a, karar açısından insana nisbet edilir; bu sûretle dinî
ve ahlâkî yükümlülük ve sorumluluklar geçerlilik kazanır. Gerçi şeytanın veya
bencil arzu ve ihtirasların etkisinde kalan kula, iyilik yönünde kesin karara
ulaşabilmesi için Allah tarafından hemen her zaman bir yardım sözkonusudur.
Fakat bu yardım, asla cebrî bir müdâhale anlamına gelmez; dolayısıyla kul için
İlâhî bir lütuf olan tevfîkın bulunmaması, onu azm-i musammemden mahrum
bırakmaz; böylece fâsıkların Allah’ın kazâ ve kaderini günahlarına mâzeret
göstermelerinin de anlamı kalmaz (İbnü’l-Hümâm, a.g.e., s. 133).
Tasavvufta, “sâlikin Hakk’a ermesine (vüsûl) engel olan bağları koparıp atması, ilmi hale hâkim kılması, irâdeyi kendisinden bilme illetinden kurtulması” gibi anlamlarda kullanılan azim, müridin hak yola girmesinin başlangıcıyla ilgilidir. Herevî’ye göre Hakk’ın yolunu tutan bir sâlikin bu yolda ayak bağı olan her şeyi söküp atmasına, ne kadar zor ve acı olursa olsun, bu yolda kendisine yardımcı olan ve rehberlik eden her şeyle uyum halinde olmasına azim denir. Azim, bütün maddî-mânevî, bedenî-rûhî kuvvetleri toplayıp hedefe yöneltmektir. (1)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder